Gerçekten Sandığın Kişi Misin?

Herkese selam, nasılsınız?

Umarım iyisinizdir, ben de iyiyim teşekkürler. Bu hafta sizlerle sizinle CRISPR’ın ne olduğunu anlatmak ve bunu anladığınızdan emin olduktan sonra son birkaç haftadır gündemde olan CRISPR-CAS9’ın ne olduğunu anlatmak istiyorum.

Konuya giriş yapmadan önce hayvan-insan- ve bitki hücrelerinde yapılan CRISPR’ın %100 aynı olmadığını belirtmek istiyorum. Bunu göz önünde bulundurarak analiz etmenizi öneririm.

CRISPR Nedir?

 CRISPR kısaca DNA arşividir. Teknik olarak gen düzenlenmesi olayına denir. Düzenlenecek olan bu genleri bulmak için DNA arşivine uğramamız gerekiyor. Şu olaya bir açıklık getirelim önce;  Virüsler bakterilerin üzerine yerleşiyor, bakterinin dış cephesini delerek içeriye kendi DNA’sını bırakıyor. bu sayede bakteri hücresini ele geçirecek, ve onu kendisi gibi virüsleri üretmek için bir fabrika niyetine kullanacak. Yalnız bu her zaman işe yaramıyor. Nadiren bazı bakteriler bu virüs saldırılarından kurtulmayı başarabiliyorlar. Evet, içlerine virüs DNA’sını verdi ama bakteriyi ele geçiremedi. bakteri kardeşimiz; virüsün DNA’sını alıyor ve arşivine koyuyor. Bu arşivin adı CRISPR.

 

BAKTERİLER BU KEZ DE İŞE YARADI!

CRISPR kelime olarak bakteri DNA’sında virüs genetik materyali içeren kısmı ifade ediyor. Peki bakteri DNA’sında virüs genlerinin ne işi olabilir? Bunu insanın savunma sistemini de katarak anlatacak olursak: Bizim vücudumuzdaki kazanılmış bağışıklığın temeli olan lenfosit türleri bir hastalık etmeniyle ilk karşılaşmadan sonraki tekrarlayan enfeksiyonlarda ilk enfekte olma sürecine göre daha kısa sürede tepki verip bünyenin sağlığına kavuşmasını sağlıyor.

Şüphesiz DNA’nın düzenlenmesi gibi hayati bir konuda rastgele bir durum söz konusu olamaz. Bakteri hücresinde de kesilecek DNA bölümü crRNA denilen bir RNA türüne işleniyor. Ardından hedef bölgeye giden crRNA, tracrRNA’yı aktifliyor ki böylece işlem gerçekleşmeye başlıyor. Pasta yapılırken nasıl tarife göre işlemler gerçekleştiriliyorsa sistem de bu RNA’daki kodlara göre gerekli DNA bölgesini kesip yerine virüs RNA’sını yerleştiriyor.

Bu ilk olarak Rodolphe Barrangou ve bir gıda maddeleri şirketi olan Danisco’daki bir araştırmacı ekibi tarafından deneysel olarak gösterilmiştir. Science dergisinde yayınlanan 2007 tarihli bir makalede, araştırmacılar, yoğurt ve diğer süt kültürlerinde yaygın olarak bulunan Streptococcus thermophilusbakterilerini model olarak kullandılar. Bir virüs saldırısından sonra CRISPR bölgesine yeni ara parçaların dahil edildiğini gözlemlediler. Dahası, bu ara parçaların DNA dizisi virüs genomunun bölümleriyle aynıydı. Ayrıca, onları çıkararak veya yeni viral DNA dizileri ekleyerek Ara parçaları manipüle ettiler. Bu şekilde, bakterilerin belirli bir virüs tarafından saldırıya karşı direncini değiştirebildiler. Bu nedenle, araştırmacılar crısprs’ın bakteriyel bağışıklığın düzenlenmesinde rol oynadığını doğruladı.

CRISPR RNA (crRNA): bir aralayıcı dahil edildikten ve virüs tekrar saldırdıktan sonra, CRISPR’NİN bir kısmı crıspr RNA’ya veya “crrna’ya” kopyalanır ve işlenir.”CRISPR’NİN nükleotid dizisi, tamamlayıcı bir tek iplikli RNA dizisi üretmek için bir şablon görevi görür. Science dergisinde yayınlanan Jennifer Doudna ve Emmanuelle Charpentier tarafından yapılan bir 2014 incelemesine göre, her bir crRNA bir nükleotid tekrarı ve bir boşluk kısmından oluşur.

Şimdi 2017’den beri yükselişte olan ve bilim insanlarının ağzından düşmeyen CRISPR Cas-9 nedir buna değinelim. Öncelikle CRISPR’ın ne olduğunu artık biliyoruz değil mi? Şimdi biraz Cas-9 nedir, bundan kısaca (çok kısa, söz) bahsedelim ve yavaş yavaş özetleyip bu konuyu noktalayalım.

 

Çok değerli Vikipedi demiş ki;  Cas-9, bazı bakterilerin DNA virüslerine ve plazmitlere karşı immünolojik savunmasında hayati bir rol oynayan 160 kilodaltonluk bir proteindir ve genetik mühendisliği uygulamalarında yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Ana işlevi DNA’yı kesmek ve böylece bir hücrenin genomunu değiştirmektir. Başka bir makalede ise şöyle tanımlanmış; Genomun belirli yerlerinden iki DNA iplikçiğini kesebilen “moleküler bir makas” görevi görür. Böylece DNA parçaları eklenebilir veya çıkarılabilir.

Rehber RNA (İng. guide RNA – gRNA) denilen bir RNA parçası: Daha uzun bir RNA iskeletin içindeki, önceden tasarlanmış küçük (yaklaşık 20 bazlık) bir RNA diziliminden oluşur. Uzun RNA iskeleti DNA’ya bağlanır ve önceden tasarlanmış dizilim Cas9’un genomun doğru noktasına gitmesine rehberlik eder. Böylece Cas9 enzimi doğru yerleri keser.

  • Rehber RNA, DNA’daki belirli bir dizilimi bulup bağlanmak için tasarlanır. Rehber RNA, genomdaki hedef DNA diziliminin bütünleyici RNA bazlarına sahiptir. Bunun anlamı, en azından kuramsal olarak, rehber RNA’nın genomda sadece hedef dizilime bağlanacağı demektir.
  • Cas9 rehber RNA’yı izleyerek, DNA’da ilgili yere gider ve DNA’nın iki iplikçiğinde de kesik oluşturur.
  • Bu aşamada hücre DNA’nın hasar gördüğünü fark eder ve onarmaya çalışır.
  • Bilimciler DNA onarım mekanizmasını kullanarak, ilgilendikleri hücrenin bir ya da birden fazla geninde değişiklik yapabilirler.

(Aynı bu görselde gözüktüğü gibi, cas-9 enzimi DNA’nın belirlenen bölgesini böyle keser.)

 

Uzun sözün kısası, çaresi henüz olmayan çoğu hastalığa karşı bağışıklı bir gelecek hayal ediliyor. Süper insanlar, kusursuz DNA’lar ve mükemmel (!) bir toplum…

Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Hastalık olmayan bir dünya çok çok daha güzel olurdu elbette ki, fakat ya bu yöntem kötü şeylere alet edilirse?

Geçtiğimiz günlerde yukarda bahsettiğim iki güzel kadın 2020 Nobel Kimya ödülünü aldılar. Bu ödül, Biyoloji, Kimya ve Tıp için büyük bir gelişme.

 

Aklınızda bir görsel canlandırmak isterseniz, DNA sarmalını kesen bir makas hayal edebilirsiniz. Bebeklerin oynadıkları şekiller vardı hatırlar mısınız? Bir küpün üzerinde üçgen, daire, yıldız gibi boşluklar olurdu ve bebekler doğru şekilleri doğru deliğe yerleştirmeye çalışırlardı. Yıldız şeklini üçgen boşluğuna sokmaya zorlarsanız ortaya genetik bir bozukluk çıkıyor ve bu yöntem burada devreye giriyor. Üçgen boşluğuna yapışmış yıldız şeklini makasla kesip alıyorlar ve yerine üçgeni yerleştiriyorlar. Anahtar-kilit gibi. Kusurlu olan gen olması gereken hale bürünüp mükemmel bir şekilde işlemeye başlıyor. İşte koca konunun özeti bu şekilde.

 

Umarım yazımızdan zevk almışsınızdır. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, kendinize iyi bakın, sağlıkla kalın.

Başak Arya Gençler

 

Kaynaklar:

 

Normal Olmayan İnsanların Çatışması

 

İnsanların anormal olması önemli mi? Herkes normal olursa bu herkesleşmek olmaz mı?

Herkese uzun bir aradan sonra merhaba sevgili bibliyofil dostlarım. Bugünkü konumuz, ilk çıktığı zaman oldukça ses getiren, hemen dizisi bile çekilen ve karantinada neredeyse bütün influencerların elinde gördüğümüz Normal İnsanlar (Normal People) kitabı.

Kitabın konusu kısaca asosyal ama bir o kadarda zeki olan liseli kızımız Marianne’in, evinde çalışan yardımcıları Lorraine’in oğlu Connel ile aralarındaki karmaşık ilişkiyi (!) anlatan bir genç-yetişkin romanı. Ana karakter yüzeysel olarak Marianne gibi gözükse de, bence en başından beri kendi beyniyle çatışan ve 33. sayfadan beri duygu karmaşası yaşayan Connelımız.

Burdan Connel’a sesleniyorum. MÜMKÜNSE BİR SİLKELEN, UCUBE!

Hayır yani bir tek bana kendini bilmez geliyor olamaz bu karakter.  Çok az karakterden gıcık kaparım ama bu ayrı bir kategoriye giriyor.  Asla duygularının arkasında durmuyor ve beyniyle düşünmeyip, kalbiyle karar da veremiyor. Bu çocuk ders çalışmaktan başka bir şeyi beceremiyor.

Marianne biraz soğuk bir karakter gibi gözükse de onun bu tutumuna soğuk dememiz çok da doğru olmayacaktır. Bence Marianne sadece sevgi yoksunluğu çeken bir karakter. Hiç arkadaşının olmaması, abisi ve annesinin bile ona sevgi beslememesi ve aile içi şiddet de bunların başlıca müsebbibi gibi duruyor.

Edebi açıdan çok fazla unsur barındırmasa da kullanılan vurucu cümlelerle kitabın aklınızdan çıkmamasını amaçlamış yazar. Daha fazla konuşursam çenem düşecek ve spoiler vereceğim o yüzden kitaba 6,5/10 verdiğimi belirtiyor, sizi bu güzel alıntılarla baş başa bırakıyorum.

P.S. Allah Peggyi kahretsin.

Daha sonra görüşmek üzere!

xoxo- Başak Arya Gençler

Erkeklerin asıl derdinin kendi özgürlüklerini gerçekleştirmekten çok kadınların özgürlüklerini sınırlamak olduğunu anladım.

Bir şey yapmak istemiyorsan sebep bulmak kolaydır.

İnsanlar sandıklarından çok daha tanınabilir varlıklar.

İçinde bulunduğun şartları değiştiremeyiz ama şartlara nasıl yanıt vereceğini değiştirebiliriz.

Her şeyi aynı anda ifade ediyor ki bu hiçbir şey ifade etmemekten farksız.

 

 

Platon ve Bez Parçası

ANTİK YUNANLILAR NEDEN BİR BEZ PARÇASIYLA GEZİNİYORLARDI?

Antik Yunanlılar tarihte bin bir türlü buluşlara sahip bir bilgi topluluğuydu. Matematikten Fiziğe, Kimyadan Biyolojiye her türlü alanda çalışmışlar ve “Kafa yormuşlardı”. Ve kültürleri çok tuhaftı. Baktığımız zaman yaşamdan ve giyiniş tarzından tamamen farklı ve bir amaç uğruna kurulmuş bir kültürleri vardı.

Antik Yunan’ın giyiniş tarzının sebebi neydi acaba?

Aslına bakarsanız bu konuyu tarihsel süreçten değil de daha çok felsefi açıdan değerlendireceğim. Bu soru aslında aklıma (yani yazımın başlığı) annemle tartışırken birden kafamda şimşekler çakarak geldi. Annemi bu soru ile belki düşünmeye teşvik edebilecektim ve tartışmayı daha güzel bir alana çekecektim.

Antik Yunan’da üstün felsefeciler ve bilim insanları yaşıyor ve insanlar onlardan eğitim alıyordu. Bütün bildiğimiz düşünürler ve bilim insanları hep bir birinin öğrencisi olarak devam etmiş bir “nesilden nesile bilgi aktarımı” sistemi düzeninde güden bir okul sistemi varmış. Tabii bu okullar bahçeli, spor salonları olan, müdür odası, kantin vb. şekilden ziyade bir hocanın etrafına üşüşmüş bir yığın öğrencilerden oluşan bir okuldu. Bu okullardan biride “Öklid Okulu”. Bu okulda okuyan insanlar matematiğin kilit noktası olan Öklid’den bin bir türlü matematik dersi görüyorlardı. Buna bir örnek olarak da “Arşimet” i verebilirim. Bana tuhaf gel ise ki en sevdiğim tarafı Arşimet’in matematik okulu olan Öklid Okulu’na gitmesine rağmen bir Fizikçi olarak hayatına devam etmiştir. Yetmemiş astronom, mühendis ve filozofluk ta yapmıştır.

Bu insanların bizlerin ve tüm dünyada ki ders kitaplarında yer almasının sebebi ise sürekli düşünüyor ve merak ediyor oluşuydu. Sürekli bu işlerle ilgilenen insanlara bakınca adamlar bu konuları düşüneceğim derken üstüne başına bakmaya zaman ayıramıyor hatta onu düşünmeye sıra bile gelmiyordu. Arşimet demişken bu konuyla ilgili çok güzel bir örneği var. Arşimet ile kral hikayesini bilirsiniz. Bir gün kral bir saf altından taç yapılmasını ister adamlarından. Ama tamamen saf altından istiyormuş. “Saf altından” yapılmış tacı krala getirmişler ama kral inanmamış ve Arşimet’i çağırtmış. Arşimet’ten bunun saf olup olmadığını sormuş. Hikaye böyle devam eder. Arşimet düşünüyormuş düşünüyormuş ama bir türlü bulamıyormuş. Hamama gitmiş suya oturduğunda suyun yükseldiğini anlamış ve su hacmindeki değişikliği bulmuş. Bizim Arşimet durur mu? Durmamış. Koşarak ve aynı zamanda çıplak bir şekilde “Eureka!” diye bağırarak eşinin yanına gitmiş.

Adam sevinciyle üstünü başını giymeyi unutmuş. Tabii ki sizden ben sizde bir şey bulunca üstünüz başınızı soyun çıplak bir şekilde koşuşturun demiyorum. Önemli olan düşünmekten, kafa yormaktan dolayı üstünü başını giymeyi unutması.

Bu Antik Yunan’da insanlar bir hayli ilginçler ve beni hâlâ şaşırtmaya devam ediyorlar. Asılında burada benim kıyafetle gezip gezmemelerini anlatmak değil amacım. Amacım bu adamların bu kadar az bilginin, kitabın ve teknolojik imkânın az olduğu noktada bir şeylerle uğraşmaları, hayal etmeleri ve sürekli düşünmeleri. İster çıplak gezin isterseniz yorganla ama önemli olan nokta “DÜŞÜNMEK” tir. Bizim dünyada olma amacımız belki de şu: “Neden varız ve her şey neden var?” sorusuna cevap aramaktır.

Kaynakça:

http://www.wikizero.co/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvRXVyZWt

https://www.wikipedia.org/

https://www.dmy.info/

Doğa’nın Bize Sunduğu 3 Şık

Doğa’nın Bize Sunduğu 3 Şık
1. ŞIK: Dünyayı yaşanabilir bir yer haline getirmek.
Dünya yaşanılır bir yer haline getirmek hayli hayli zor bir iş. Çünkü Dünya büyük bir hızla iklim değişikliğine koco koca adımlarla yaklaşıyor. Yakın bir zamanda yapılan ve neredeyse tüm Dünya’nın katıldığı Paris İklim Anlaşması aslında çok güzel bir adımdı. Önceki anlaşmalara göre daha iyiydi. Ama kötü yanıyok diyebilirdik. Fakat kim se uygulamıyor veya uygulayanda çok yavaş ve çok uzak yıllara yatırım yapıyordu. 2017 yılında ABD’de Trump’ın başkanlığa geçtikten sonra anlaşmadan geri çekildiğini söyledi. Ya bize ne ABD’nin çekilip çekilmemesinden. Bir sürü devlet var ABD’ye mi kaldık diyemiyoruz. Çünkü CO2 emisyonu en çok ülkelerin başında yer alıyor. Size şöyle diyebilirim: ilk 3’te ABD, Çin, Hindistan var. Bazı devletler iyi adımlar atıyor ama çok uzun bir tarihe adım atıyor.
NTV’nin haberi: Hollanda 2025 de benzinli ve dizel araçların satışını yasakladı. Sadece elektirikli araçlar satılabilecek. Güzel bir adım ama geç ve uzak bir zamana. Aslında şimdi söyliyeceklerimden sonra bu da iyiymiş be kardeşim diyeceksiniz.
BBC’nin haberi: İngiltere hükümeti hava kirliliği ile mücadele için 2040 yılı itibarı ile dizel ve benzinli araçaları yasaklıyacağını söyledi. Hatta hükümet 255 milyon sterlinlik bir fon ayırdı. Bu para ile belediyelerin hava kirliliği ile mücadelesine yardımcı olacağı amaçlanıyor. Ayrıca hava kirliliğinden dolayı erken ölümden de bahsetmiş. İngiltere de hava kirliliği sebebiyle yaklaşık 40 bin kişinin erken ölümüne neden olduğu düşünülüyor. Fransa’da boş durmadı aynı şekilde ülkesinin 2040 yılı itibarıyla fosil yakıtlarıyla çalışan motorlu araçların satışını durduracağını duyurdu.
Peki bizler neler yapabiliriz. Bizlerde en basitlerden başlıyarak bu iklim değişikliğine dur diyebiliriz. Tüm dünyanın neredeyse bildiği, herkesin uyardığı ve basbas bağırdığı ‘’DİŞ FIRÇALARKEN SUYU AÇIK BIRAKMAMALIYIZ!’’ sözü. Tanıdık geldi mi bu söz size? Hepimizin bildiği halde hiçbirimizin uygulamadığı (veya beceremediği) bir durum. Okullarda ışıklar boşa yanıyorken çocukların bakıp geçmesi, hadi çocukları anladık bilinçsizler-cahiller, öğretmenlerde mi bilinçsiz, öğretmelerde mi cahil peki? Aslında hepimize soracak olursak bu konular da uzmanız sayılırız. Hatta doktora tezimiz bile vardır(!). Neden uygulamaya gelince iş, hiçbirimiz ortalıkta olmuyoruz. Dünya şu an da çok büyük bir tehlike altın da. Aslın da şöyle bir baktığımız da kendi hayatlarımızın sonlarını getiriyoruz. Kendi geleceklerimizide yok ediyoruz. Sadece kendimizle kalsak yine iyi; çocuklarımızın ve torunlarımızın, hayvanların, bitkilerin, bakterilerin, mantarların vb. bütün canlıların hayatlarının sonlarını, geleceklerini bitiriyoruz. Belki insan dışındaki canlıların gelecek kaygısı olmayabilir ama biz insanların gelecek kaygıları var ve bizlerin yaşamı bu diğer canlılara bağlı. İngilterede ki Sanayi Devrimi’ nin ardından dünya büyük bir değişime girdi. Bir anda tüm dünya enerji arayışına girdi. Ardından da o 1. Dünya Savaşı patlak verdi. Böylece hem Sanayi Devrimi hem de 1. Dünya Savaşı sonucunda doğayı biraz daha kirlettik. Aslında asıl kirlilik 2.Dünya Savaşında ortaya çıkıyor. Daha büyük bir savaş ve daha büyük bir katliyam diyebilirim. Şöyle: Amerika’nın Atom Bombası denemeleri. Ardındanda Japonya’ya atması. Tankların çıkması ve bu araçaların petrol yakıtları kullanılıyor olması. Birde bunların denemelerinden tutun prototiplerine kadar. Yani anlıyacağınız büyük bir CO2 emisyonu görüyoruz. NASA’nın ben de dünyanın 136 yıllık değişimi ile ilgili görselleri var. 1880’den 2016’ya kadar. Ve durumun çok ama çok kritik olduğunu görebiliyoruz. Günümüze gelecek olursak durum hem vahim hemde umut verici. Vahim kısmı: Dünya çılgınlar gibi yiyecek tüketiyor. Küresel kişi başı balık tüketimimiz 1960’dan 2012’ye kadar 9,9 kg’dan 19,2kg’a yükseldi. İnsanoğlu olarak denizler bizi beslesin diyoruz ama bir yandan da kirletiyoruz. Yetmiyormuş gibi denizlere aşırı ve kaçak avcılık ekliyoruz. Böylede olunca canlılar çoğalamıyor, ekolojik devamlılıkta bozukluklar ortaya çıkıyor. Anlıyacağınız yemeğimiz tükeniyor. Hatırlatmak isterim bir zamanlar İstanbul’ da ki çöp sıkıntısını çözmek için boğaza çöpleri dökmeye karar vermiştik. Ben denizleri kirletme durumunu şuna benzetiyorum: Sizin hizmetçileriniz ve aşçılarınız var bunlar size yemek yapıyor. Anlıyacağınız sizi besliyor. Ama siz onlara eziyetler, işgenceler ediyorsunuz. Onlar da sizi beslemekten vazgeçiyor. Siz de aç kalıyorsunuz. Buda bizi besleyen denize işgence etmemize benzer. Hem bizi beslesin diyoruz hemde onu kirletiyoruz, kaçak avcılık yapıyoruz. Denizlere olan saygımızı sevgimiz arttırmalıyız. Onlar bizim can damarımız.
Dünyada et azaltıcı politika uygulanması gerekmektedir. Nedeni ise herkes ete yöneldiği zaman hayvan sayıların da artış görülecektir. Bu hayvanların da çok özür dileyerek söylüyorum dışkıları vardır biliyorsunuz ki. Örneğin bir çiftlik de 300 hayvan varken ete olan talep arttığında çiftlik sahibi insanların ete olan ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çiftliğindeki hayvan sayısını 300’den 500’e çıkartması gerekecektir. Böylece hayvanların dışkılarından çıkan CH4 gazı emisyonu dahada artacaktır. Bunu birde tüm dünyadaki çiftliklerde göreceğimiz için doğaya salınan CH4 gazı emisyonu büyük bir artış gösterecektir. İklim değişikliğin de hızlanmaya yol açacaktır. Elimizden geldiğince balık, et ve tavuk ürünlerini kullanmayı normal bir insanın günlük ihtiyacına göre ayarlayıp ona göre tüketmeliyiz.
Suyumuza verdiğimiz önemi daha da arttırmalıyız. Çünkü 1 litre atık suyun arıtılması için 8 litre temiz su gerekiyor. Tasarruflarımızı evde, işde, çarşıda ve günlük hayatımızın heryerin de arttırmalı ve etrafımızdaki insanları bilinçlendirmeliyiz. Son yüzyıl içinde dünyanın nüfusu 3 kat artarken suya olan talep miktarı ise 7 kat artmıştır. Devletimizin ise halkını eğitemlidir. Özelliklede çocuk ve yetişkin grubunu. Eğer çocukları eğitir ise onlarda çocuklarını eğiten bilinçli anne baba olurlar. Yetişkinleri eğitir ise anne babalar çocuklarına örnek olur. İkisi birden eğitirse hem gelecek için örnek anne-baba günümüz için ise bilinçli aileler meydana gelir.
Devletimizin özellikle çifçilere olan eğitim ve destek fonlarını arttırmalıdır. Dünyanın bilinçli çifçilere ihtiyacı var. Çifçiler tarlalarına olan su ihtiyacını karşılamak için kaçak su kuyuları açıyorlar. Konya Kapalı Havzasındaki 94 bin kuyunun 67 bini ruhsatsızdır. Bu ruhsatsız kuyulara dikkat edilmelidir. Nedeni ise bu yer altı su kaynakları nehirleri beslemektedir. Yer altı su kaynakları kurursa nehirler biyolojik devamlılığını sağlıyamaz ve oradaki bütün canlılar etkilenir. Birde şu konuya değinmek istiyorum. Türkiye’de ki sulanan alanların %97’si yüzeysel sulama yöntemi ile sulanmaktadır. Aslında bunun yerine hem doğa için hemde bitkiler için yararlı olan damla sulama sistemleri kullanılması gerekiyor. Su kapalı borularda iletildiği takdir de yüzeysel sulamadaki gibi su buharlaşıp uçmuyor ve sulanmıyacak alanlarda sulanmıyor. Hemde tarla havuz gibi olmuyor. Bitkinin ihtiyacı kadar olan su veriliyor. Aslında çifçide karlı neden mi çünkü fazla su harcamamış olup fazla fatura ödemek zorunda kalmıyor. Tarla havuz gibi sulandığında bitkiler için gerekli olan mineraller yer altı sularına karışıyor. Böylece toprak verimsiz oluyor.
*İnsanlık Nereye Gidiyor?
İnsanlık nereye doğru gidiyor diye sorsalar herhalde şunu söylerdim: ‘’Yaşadığı evi yıkmaya gidiyor.’’ Günümüzde doğaya verilen önem azaldı. Önceden merak ediyorduk. ’’Bu ne?, NEDEN?, Niçin? vb.’’ sorular soruyorduk. Neden vardı bunlar? Neden böyle? Gibi sorular günlük hayatımızdaydı. Şimdi ise bu merakımız azalıyor. Tabii haklısınız. Neden derseniz her yer beton olmuş. Toprağı, ağacı, çiçeği, böceği kaldırıp onun yerine sanki çok güzelmiş gibi beton döktük. Doğa yürüyüşü yaptığımız o güzelim dağlar, ormanlar önceden taş, toprak iken şimdi ise o yollar betonla doldurulmuş olup insanlara taşın, toprağın pismiş gibi bir algı oluşturduk. Eski bir kitap adı olan ‘’Araba Sevdası’’ günümüzde ise onun yerini ‘’Beton Sevdası’’ adını aldı. Bu her yeri betonlaştırma çabamız doğayla olan bağımızı kopartıp ona olan merakımızı da söndürmeye çalışmaktadır. Bu şehirleşmeden dolayı iklim değişikliğinin pek farkına varamıyoruz. Ama çok yakında farkına varacağız. Denizler yükseldiğnde, dünya ortalama sıcaklıkları 1-20C arttığında( Bu sayılar çok az gbi gözüksede aslında tümdünyayı kapsıyor ve etkiliyor olacak. Kışın kar yağmaz ilkbahar yağmur yağmaz hale getirebilir.) fark edeceğiz. İklim değişikliği aslında yağmurun hiç yağmaması (kurak geçmesi) yağdımıda bardaktan boşanırcasına (seller) yağdığı anlamına geliyor. İklim değişikliğinin etkileri yavaş yavaş gözükmeye başladı. Örneğin 2017 kışında kar Türkiye için anormal derece de fazla yağdı. Anormal kısmı bir anda tüm ülkenin karla kaplanmasıydı. İstanbul ise bu iklim değişikliğinden çok etkileniyor. İstanbul’da 2017 yılı Ramazan Bayramı’nda çok sıcak olmuştu. Aşırı derece de bir sıcağın ardından yağmur yağdı ve İstanbul sele teslim oldu. Aynı seneryo 1-2 ay içerisinde bir daha tekrarlandı. Sıkıntılar bir bir gelirken bizlerin böyle iklimin değiştiğini film izler gibi baktığımız acı bir gerçektir.
Her evde 1 araç yerine 2 araç bulunuyor. Ama 1 tane bulunsa hem fazla yakıt ve araç masrafı yapmış olamazdık hemde iklim değişikliğine dur de demiş olurduk. Örneğin toplu taşıma sistemlerini kullanmak da en faydalısıdır. Ateş yerine elektirikli ocak kullanmak daha mantıklıdır. Kömür yerine doğalgaz. Isı mantolama sistmeleri kullanarak daha az yakıt kullanmış olup hem daha az yakıt harcamış oluyor hemde tasarruf ediyor olurdu. Aslında yapabileceğimiz bir sürü iş var. Eğer herkes elinden geleni yapabilmiş olsa devlette destek verecek ve hatta kendiside adımlar atacak olsa büyük bir başarı sağlamış oluruz. Önmeli olan başlamak ve örnek olmak. Tek isteğimiz bu işi canı gönülden yaparsak başarılı olacağımızdır.
*Peki oldu da dünya yı kurtaramadık? Ne yapacağız?
Bu bizim en son tercihimiz olmalıdır. Ne den derseniz iklim değişikliği hala yenilebilir bir durum da. Örneğin dünya ozon tabakısının delinmesinden dolayı bir önlem almıştı. Bu önlem aslın da deodorantlardaki ozon tabakasını delen, zedeleyen gazların kullanılmaması içindi. Bu anlaşma da deodorant da az zararlı gazları kullanılmaya ve buzdolaplarında ki gazların yerine daha az zararlı olan gazlara tercih edilmelerine teşvik ediyordu. Ve başarıldı.
Sorumuza dönecek olursak gerçekten de geç kaldık diyelim. Tabii ki bu seneryo günümüz için geçerli. Zamanımız tükenmek üzere bir an önce dünyayı terk etmeliyiz. Başka yıldız sistemlerindeki gezegenlere gidemiyoruz çünkü günümüz teknolojisi yetmiyor. Teknolojimiz başka yıldız sistemlerine gidemiyecek kadar çok kötü. Aslında biz insanların gidemiyeceği kadar kötü. Makinelerimiz yani icatlarımız gidebilecek kadar iyi. Neyse ayrıntı kısmı burası. Ne yapacağız peki?
Seneryo-1: Dünya yaşanılmaz bir hal aldı. Ve bilim insanlarının konturolü altın da yaşıyoruz. Bilim insanları açlık sorununu çözmek için büyük binalar inşa etti. Oralar da bitkiler yetiştiryoruz. Karnımızı doyuruyoruz. Su sorununu denizlerden ve havadaki nemden çözdük. Su kısıtlı sadece içmek için ve az bir miktarda bitkilerimizin için su var. Kirli su ile bulaşan salgın hastalıklar artmış ve dünya ekonomik, gıda, su, ticaret gibi bölümlerde büyük sıkıntılar içinde. Bilim ve teknolojimiz iyi diyebiliriz. En çok da ona fon ayrılıyor. Sağlık alanına ikinci olara fon ayrılıyor. Teknoloji ve bilime oranla çok az. Artık büyük devletler yani sözü geçen devletler başka bir gezegen ihtiyaç olduğunun farkın da. En yakın gezegen olarak MARS. Mars’a yerleşmek için büyük projeler hazırlanıyor.
Seneryo-2: Marsa uzay gemileri gönderiliyor. Bu gönderilen ilk uzay gemisi sınıfına A sınıfı diyelim. (Kalite açısından değil.) Bu A sınıfı uzay gemileri biz insanlar için barınak, tarım alanı, su üretim merkezi, sağlık bölümü, araçlar, iletişim kuleleri ve binaları, yollar, uzay gemileri için kalkış-iniş yerleri gibi binalar için malzemeler gönderiliyor.
Seneryo-3: Bu binaları ve yerleşkeleri inşa eden ve yapan makinelerimiz ve robotlarımız var. Bunlar bizim için hazırlık yapıyor. Sonra B sınıfı uzay gemileri bizleri Mars’a götürüyor. Tabiki bu arada Mars’ta bir küçük şehir kurulmuş. Günümüzde şehirler diyince koca koca binalar geliyor ama aslında bu Mars’ta ki ilk şehir, dünya için bir köy sayılabilir. İnsanlar Mars’a gönderiliyor. Mars’ta ki insanlarımıza MARSLI’lar diyelim. Marslılar oralar da kendi binaların da tarım alanları elde ediyor. Sularını atmosfer den elde ediyor. Bu hazırlıklar hem kendileri için hem de Dünya’dan Mars’a B sınıfı uzay araçalarıyla yollanacak yeni ekipler için hazırlık. Kendileri için hazırlık yapmalarının sebebi A sınıfı uzay gemileriyle gönderilen yiyecek depoları tükenebilir. Sadece 1-2 yıl dayanacak kadar depolar dolu. Dünya’dan Mars’a yollanacak ekip için hazırlık ise nüfüsları 1-2 katına çıkacak. Hem yeni elde ettikleri gıdaları depo edecekler hemde bir kısmını yiyecekler. Ayrıca Dünya’dan malzeme yollanmaya devam ediyor. Yeni tarım alanları elde ediliyor yeni su üretim merkezleri yapılıyor. Bir yandan da yeni gelecek ekip için yeni barınak yerleri ve sağlık hizmetleri bölümleri yapılıyor. Ayrıca okullar yapılıyor. Çünkü doktorlar, mühendisler ve en önemliside bilim insanları yetiştirilmesi gerekiyor. Daha Mars’ta doğan çocuk yok çünkü insanlar daha ortama uyum sağlıyamadı. Barınaklardan tarım alanlarına giderken bile özel basınçlı kıyafetler giymemiz gerekiyor. Ya da yen tüneller inşa etmemiz gerekiyor. Bazı yerler de tüp geçiş sistemleri var ama bazı yerlerde de hala kıyafet giymemiz gerekiyor. Dünya’da ki vücudumuza uygulanan 7 kg’lik basınca alışkınız. Mars taki oran ise daha düşük sebebide bu. Bu ara da Marslılar yeni ve kocaman bir bina inşa ediyorlar. Bu binanın amacı bitkilerle oksijen üretmek. Şöyle bu binanın içine bir sürü yüksek seviye de oksijen üreten ağaçlar ekiliyor. Mars’ta ki CO2 alınıyor binanın içine aktarılıyor. Bu CO2 O2’ye dönüştürüp O2 ihitiyaçlarını karşılıyorlar. Bir başka binada meyve ihtiyaçlarını karşılamak için ağaçalr ve tarımsal bölgeler yapılıyor.
Seneryo-4: Yeni ekip geldi artık araların da genç nüfüs var 18-30 yaş grup. 30 belki 18’e göre yaşlı sayılabilir am 18 yaş grubu eğitimlerini tamamlayıp Mars’ı keşfetmeye başlıyacaklar. Fizik alanların da, biyoloji alanların da, kimya alanların da ve marsın coğrafi alanlarını keşifler yapacakları bir ekip kurulmuş. Hala çocuk yok çünkü Mars atmosferi insan vücüduna uyumlu değil. İnsanlarda pek uyum sağlıyabilmiş değil ayrıca. Bazenleri Dünya’dan yiyecek ve aletler yollanıyor. Çünkü tam olarak yiyecek üretemiyoruz. Bozulan tadilat gerektiren ve ömrünü tamamlayan makineler var. Biliyorsunuzdur sera etkisi gezegenin sıcaklığını arttırır. Mars’ında sıcaklığı arttırılması gerekiyor. Ve artık atmosferdeki nemden su üretmemeliyiz başka yolla bulmalıyız çünkü tükenme noktasında. İlk önce atmosfer kalınlaştırılmalı burada Stephın Petranek’in tekniği olan uzaya yansıtıcalar eklenip Mars’ın kutupların daki kuru buzları (donmuş karbondioksitleri) eritip sera etkisi oluşturuluyor. Gezegen ısınınca da donmuş olaran toprağın altın daki su ısınıyor, eriyor. Göller ve denizler oluşmaya başlıyor.
Seneryo-5:Gezegen ısındı ve atmosfer kalınlaştı sorunlar neredeyse kalktı. Sadece bir sorunumuz var. O da radyosyon. Bu sorun Marslıları kanser edip sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu sorunu da şununla çözüyoruz. O da yine Stephın Petranek’ın çözümüyle. Radyosyon dan koruyucu bölgeler elde ediyoruz. Artık vücüdumuz uyum sağladı ve Mars’ta ki basınç dünyadakine benzemeye başladı. Kıyafetleri çıkartıp artık normal Dünya’daki gibi T-short, gömlek pantolon, etek, elbise giyebiliriz. Mars’ta yeni yerler keşfettik Oliympos Moons Dağına tırmandık. Yen mağralar keşfettik. Ve köy artık bir şehir halini aldı.
Dünya’da ise durum gittikçe kötü durum da. Bir önce insanlar Mars’a gönderilmesi lazım.
Seneryo-6: Yıllar sonra tüm insanlar Mars’a göderiliyor. Bu ara da Dünya’yı terk etmeden önce her yeri temizledik ve ağaçalar diktik. Neden mi? Nedeni şu: Biz Dünya’yı terk etmeden önce kirletip ağaçları olabildiğince yok etmiş olarak bırakmış olursak doğa kendini çok uzun bir zamanda tamir edecekti. Eğer etrafı elimizden gelebildiğince temizleyip ağaçlandırma çalışmalarını arttırırsak Dünya kendini kısa bir zamanda tamir edebilecek. Bu kavramları size açarak anlatmak isterim size: Kirli ve ağaçsızken 200 yıl da kendini tamir edebilir dünya eğer yeterince temizler ve ağaçlandırırsak bu tamir süresi 200’den 100 yıla düşecektir. Bu sayılar az gibi gözüksede tahmini olarak verilmiş sayılardır. Bu sayılar 300’den 200’e kadar olabilirdi.
Size anlattığım bu seneryoda çok uzak bir gelecekten örnekleri vermiyorum. Çok yakın bir gelecekten size örnekler veriyorum. Hem de çok yakın. 2020-2040 yılları gibi. Bu seneryonun belli yerleri çok uçuk noktalar gibi gözükse de aslın da bize en yakın olan noktalar. Ben sizlere elimden geldiğince en iyi şekilde anlatmaya çalıştım gerisi sizin hayal gücünüze kalmış. ‘’Mükemmel hayal gücü mükemmel icatlara ışık tutar. Mükemmel bir hayal gücü mükemmel geleceklere yolculuk yapmanızı sağlar.’’

Neden Buradayız?

Neden buradayız? Neden dünyadayız? Neden bu dünyaya gönderildik? Bir gönderilme amacımız mı var? Bir amaç içinde mi olmalıyız? Peki ne yapmalıyız? Biz var mıyız yok muyuz? Biz bir simülasyon da mı yaşıyoruz? Varlık var mı yok mu? Zaman nedir? Uzay nedir? Uzay-Zaman nedir? Biz insanlar ilk gönderildiğimizden beri araştırıp sorguluyoruz. Nerede olduğumuzu nerede bulunduğumuzu bilmek istiyoruz. İlk önce yaşayacak alanlar sonra yiyecek içecek sonra aile sonra şehirler ve devletler kuruyoruz. Araştırıyoruz nerde yaşıyoruz. Mezopotamya da. Peki o nerede? O iki nehir arası Fırat ve Dicle nehirleri arasında.  Orası nerede orası Asya kıtasında. Peki bu kıta nerede? Ve cevap yok. Pek buranın adına da Dünya diyelim. Dünya evet. peki neler oluyor bu dünyada. Canlılar yaşıyor. Çeşit çeşit. Hayvanlar bitkiler mantarlar bakteriler virüsler algler… Çeşit çeşit canlılar. Sonra ortaya bir canlı çıkıyor adı insan. Bu canlı diğerlerine oranla çok farklı. İki ayaklı iki kollu iki kollu iki gözlü… Akıllı zeki ve düşünme yetisine sahip bir canlı. Akıllı olması yetmiyor onu diğerlerinden ayırmaya. Düşünebiliyor sorgulayabiliyor merak edebiliyor neden sonuç ilişkisi kurabiliyor maceraya atılıp denem yanılma yoluna giriyor. Diğer canlılar gibi iç güdüleriyle hareket etmek yerine düşünüp mantıklı hareket ediyor. Bir şeyler üretiyor. Hatta yetmiyor alan sahibi oluyor. Bu alanları koruyor. Bu alanlarda yaşayıp aile kuruyor. Bir birleriyle savaşıyor. Bir birlerini öldürüyor. Hem de bazen hiç acımadan. Bu gezegene baktığında o kadar masum o kadar tatlı görünüyor ki gidip orada yaşamak istiyor insan. Ama o gezgene gelince gerçek yüzü ortaya çıkıyor. O insanların 1-2 günde 300 bin insanı nasıl acımadan öldürdüğünü görünce o gezegeni insan terk edesi geliyor. Bir bebek düşünün. Ne kadar masum değil mi? Ne kadar da acınacak durumda ve korunma ihtiyacı hissediyor? Daha kendisi bile kendi kendine yürüyemiyor ihtiyaçlarını gideremiyor ve derdini anlatamıyorken bu bebek nasıl hayatta kalsın? O masum bebek büyüyünce 1-2 günde tam 300 bin insanı öldürecek desem size inanır mıydınız bana? Nasıl olurda bu kadar masum bir canlı bu kadar acımasız davranabiliyor? İşte bu canlı hayatta bazı hatalar yapsa da bu hataların farkında olup pişman oluyor. Bu canlı dünyada yaşadığını biliyor. Ama bu dünya ne? Düz mü yuvarlak mı bir öküzün boynuzları üzerindeki bir tepside mi yaşıyorlar? Konumlarını nerede bulduklarını merak ediyorlar. Etraflarına bakıyorlar. Gözleri gökyüzüne kaçıyor birden. Orada bir sürü parlak şey var adları da yıldız. Peki o en büyükleri. Adı ay. O yuvarlak şeyde ne güzel. Acaba oraya gidebilir miyiz? O nerede? Uzayda. O zaman ilk önce uzaya gitmemiz gerekiyor. Yani dünyadan uzaklaşmamız  gerekiyor. Dünyadan uzaklaşırsak dünyanın uzak dan görünümünü de görürüz. Uzaya çıkıyor bu canlı dünyanın yuvarlak olduğunu görüyorlar. Aya gidip onunda yuvarlak olduğunu buluyorlar. Bir parlak cisim var adı güneş. Güneşin etrafında dönen ve bir birlerinin etrafında dönen iki cisim. Ay dünyanın etrafında ve güneşin etrafında ayrıca kendi etrafında dönüyor. Dünya hem kendi hem de güneşin etrafında dönüyor. Yıldızımız güneş peki? O kimin etrafında dönüyor. Oda yıldızlar kümesi galaksimiz olan Samanyolu Galaksi’ sinin etrafında dönüyor. O galaksi ise tahminen söylüyorum galaksi kümelerinin oluşturduğu bir kocaman mega yapıdaki cismin yörüngesinde dönüyor. Ne kadarda uzaklara gittik. Kendimizi kocaman sanıyor ve övünüyorduk. Bu dünya bizim bu güneş sistemi bizim bu Samanyolu Galaksi’ si bizim. Bizim de bizim. Her şeye sahiplenmeye çalışan bir canlıyız. Biz yokken de buralar vardı. O zaman buraların sahibi biz değiliz. Bize ne oluyor. Biz dünyanın misafiriyken iki üç tane doğa olayından kendimizi koruduk hayatta kaldık diye dünya bizim olacak değil ya. Peki o kadar çaba boşa mı? Hayır insan her zaman konumunu merak etmiştir. Ve merakta ediyor. Merak etmeye de devam edecek.

Geçmişten Gelen Bir Soru

”Bu İşkenceyi Bunlara Kim Yapıyor?” Geçmişten Gelen Bir Söz

Geçmişten Gelen Bir Soru

Hiç düşündünüz mü biri kendi geleceğini yok edebileceğini? Kim yapar ki bunu? Kim niye kendi geleceğini yok etsin ki? Bu bir kişiden çok bir canlı popülasyonu. Biz İNSANLAR! Neredeyse 8 milyar insan. Evet bu 8 milyar insan kendi geleceğini yok ediyor veya yok etmek üzere. Düşünsenize: Size bir yıl boyunca kullanabileceğiniz su veriliyor. Belli bir sınırı var. Ve size bu sudan başka hiç su verilmeyecek.  Atıyorum 30 bin litre. Siz bu suya 4-5 ay kullandıktan sonra bulaşık suyu döküyorsunuz. Unutmayın size başka su verilmeyecekti!. Ne yapmış oldunuz? Aslında 4-5 ay boyunca idareli kullanmaya çalıştığınız suyu kirlettiniz. Ve siz bu suyu 7-8 ay daha kullanacaktınız. Bir nevi kendi geleceğinizi yok etmiş oldunuz. Onu siz gelecekte kullanacaktınız. Şimdi ise kirli suyu içemeyeceğinizden susuzluktan öleceksiniz. Eğer o suyu kirletmemiş olsaydınız ölmeyecek ve yaşamaya devam edecektiniz. Bunu siz biliyordunuz. Ben bunu niye size söylüyorum ki? Değil mi? İşte tamda sorun burada. Benim size bunu söylemem sizi rahatsız bile ediyorken hiç söylemeseydim niye söylemedin diye kızacaktınız. İnsanlığın en büyük sıkıntısı bildiği halde hata yapması. İlla başımıza bir şey gelecek ki ders alalım ve durumu düzeltmeye çalışalım. Ama bu sorunun şöyle bir sorunu da var. Evet bile bile yazıyorum ‘’ bu sorunun şöyle bir sorunu da var’’. Bu hatadan geri dönmek çok ama çok zor. Yaptın mı bu hatayı geri dönüşü yok. Sınav olmanıza benzer. Bir hata yaptığınız da o kağıdı hocanıza verdiğinizde iş bitmiş olur ve artık bir daha o hatayı düzeltmek için kağıdı hocanızdan isteseniz de iş iş den geçmiş olacak. İnsanlığın en büyük sıkıntısı gerçekten de aklını kullanamaması bence. Eğer aklımızı kullansak, biraz hayal etsek, biraz düşünsek. Doğruyu yanlışı mantıklı bir şekilde ayırt etsek. Neden sonuç ilişkisi kursak. Biz her şeyi çözeriz. Her sorunun altından kalkarız. Biz insanlar demir parçasını yüzdürmüş, uçurmuş hatta uçurmaktan öte uzaya kadar çıkarmış bir canlıyız. Neler de yapabiliyoruz değil mi? Demek ki hayal ediliyor ki yapılıyor. (Bende dahil olmak üzere)Bizim gibi aklımızı güç tasarrufuna almıyorlar ki başarıyorlar diğer insanlar. Julies Verne ‘’Ay’a Yolculuk’’ kitabını yazmış. Ama bunun imkansız olduğu söylenmişti kendisine. Sadece bilim kurgu kitabı olarak geçiyordu bu kitap. Ama insan hayal etti ve gerçekleştirdi. İmkansız denileni imkanlı hale getirip başardı. Düşünmemek en büyük eksikliğimizdir. “Düşünüyorum öyleyse varım.” sözü niçin söylendi? Varlığımızı düşüncelerimizle kanıtladığımız şu dünyada neden düşünmeyelim ki? Biz insanları diğer canlılardan ayıran özellik akıllı olmamız değil. Bakın kargalar çok akıllı hayvanlar deriz. O zaman akıllı olmak ayırt edici özellik değil. Bizim aklımızı kullanıp, hayal edebilme, düşünebilme ve üretebilme diye 3 tane özelliğimiz var. Bunlar ayırt edici özelliklerimiz. Bizi düşünüyor, hayal edebiliyor ve üretebiliyor olmamız, farklı olduğumuzu gösterir. Hangi sincabın ‘’Bu yaz bahçeme ne eksem de kışın yesem?’’ derdi var? Peki günümüzde neden aklımızı kullanmak yerine yatıp televizyon seyrediyor, telefonu kurcalıyor, kafamızı koyup saatlerce uyuyoruz. Neden mi nasıl olsa bizim yerimize düşünen birileri var. Hatta cihazlar var. ‘’Akıllı telefon, akıllı TV, akıllı süpürge.’’ Sanki bizim aklımızı almışlar da o makinelere vermişler. Ben bunu kullanmayın demiyorum size. Sadece biraz onlardan gözümüzü ayırıp tavana bakmak. Tavan mı? Tavana bakarken insan muhteşem hayal gücü yeteneğini mükemmel kullanıyor. Ya da o kitap adlı şeyi okuyup bir şeyler öğrensek ve diğer insanlardan bir farkımız olsa. Onlardan bir adım önde olsak. Bizim için o en kıymetli vaktimizi, değerli kullanıp bir şeyler öğrenip kendimizi herkes den bir adım önde tutsak veya birilerine bir şeyler öğretsek. Farklı olsak. Herkes aynı, önemli olan farklı olmak. Farklı olanlar daha fazla dikkat çeker. Renkli bir hayatımız olsa. Düz gri bir kutumu yoksa rengarenk bir kutu mu dikkat çeker? Artık orasınız siz düşünüp insan hayatıyla bağlantı kurun. Şu dünyada her canlı bir işe yarar. Hiç kimse şu canlı hiçbir halta yaramıyor

Evren ve Biz

Evren sadece bizim için mi yaratıldı?

Bazenleri düşünüyorum da neden bu dünyadayız? Konumumuzu merak ediyorum. Düşünüyorum ve araştırıyorum da bir yıldızın etrafın da dönen birkaç tane gezegenden birinde konaklıyoruz. Bazenleri dünya da yaşadığımı unutuyorum. Hatta dünya diye bir gezegen var ve orada insanlar yaşıyor olduğunun farkına bile varmadan hayata devam ediyorum. O gezegen çok güzel masmavi denizleri, sapsarı çölleri ve yemyeşil ormanları var.  Peki bunları ben söylüyorum da ben neredeyim. Sanki dünya da yaşamıyorum. Anlayacağınız dünya da yaşadığımı unutup hayatın telaşına kapılmışım. Sanki birilerine bir şeyler yetiştireceğim. Ne acelem var ki? Bu hayat benim. Aslında konuyu örneklemek için kendimi örnek gösterdim ama hepimizden bahsediyorum. Şöyle dersem daha doğru olur: Bu hayatın kişileri, yani başrolleri biziz. Hayat biziz. Nereye ne yetiştiriyoruz ki? Sanki yangından mal kaçırıyor gibi koştur koştur, nefes nefese kalmış bir şekilde günü tamamlayıp bir sonraki güne yetişmeye  çalışıyoruz. Yarını düşünüyor ve ona yetişmek istiyoruz. Hâl bu ki sende bende koşsak da dursak da zaman akıp gidecek ve bir sonraki güne gireceğiz. Biz insanlar kendi kendimizi acele ettiriyoruz. İşe yetişmek mesela. Neden insan işe yetişesin ki. Doğrusu iş ne, iş kavramı ne demek? Hangi canlıda iş kavramı var? Bir sincabın bir iş acelesi var mı? Bir yere yetişmeye çalışmıyor ki. Bir toplantıya yetişmeye çalışıp strese girmiyor. Hayatı akışına bırakmış devam ediyor. En önemlisi de “para” derdi yok. Biz insanların hayvanlardan şu yönde bir farkımız yok: ‘’Bizler hayvanlar gibi doğup, büyüyen, gelişen ve ölen canlılarız. Hayvanlar gibi temel ihtiyaçlarımız olan yemek yemek, üremek ve hayatta kalmak en önemli amaçlarımızdır.’’ Bu konuları açacak olursak şöyle diyebilirim. Biz insanlar yemek yemek için ilk önce avlanmalıyız veya toplamalıyız (meyve sebze gibi). Sonra bunları yiyerek hayatta kalmak için enerji üretmemiz lazım. Bunlarda yetmez mevsimsel durumlardan dolayı barınmalıyız ve mevsime uygun giyinmeliyiz. Yetiştiğimiz yerde sadece biz kalmamalıyız. Canlı iç güdüsün de neslin devamı ve gelecek nesil kaygısı barındırmaktayız. O yüzden üremeliyiz. Çoluk çocuk dan sonra onlara hayatta kalmaları için bildiğimiz bütün bilgileri öğretmeliyiz. Ayrıca barındığımız yerdeki canlıları tüketerek onların azalmasına sebep oluyoruz. Hayvanlarımızı kendimiz çoğaltıp yetiştirmeliyiz. Yani evcilleştirmemiz gerekiyor. Kendi tarlalarımız ve bitkilerimiz olmalı. Biz insanlar bunun için buradayız. Ama amacımız tamamen değişmiş. Yoldan çıkmışız. Kendimiz bambaşka bir yol çizmişiz. Bir yerlere yetişip oralardan para kazanma o parayla da yemek yeme ihtiyacı duymuşuz, duydurulmuşuz. Para olmadan önce ne yapıyorduk. İnsanlar aç mıydı? Hayır, takas yöntemini kullanıyorduk. ‘’Daha fazla ürün daha fazla yemek!’’ mantığı bizi doyumsuz hale getirdi ve çok malımız olsun diye uğraştık. Tabii ki takas yöntemi ile zordu çok zengin olmak. En iyisi ‘’Parayı Bulmak!’’tı. Paraya bakılınca çok zekice bir icat aslında. Peki ilk para nasıl ortaya çıktı? İlk parayı kazanan da kimdi? Dünyaya geliş amacımızı unutmuş gibiydik. Geçmiş de insanlar gökyüzüne bakıp konumunu sorardı, şimdi ise amaçsızca kendimize kurallar koyup kendimize yeni amaçlar çıkartmışız. İnsanoğlunun DNA’sın da var kendine yeni amaçlar, yeni düzenler, yeni kurallar çıkartmak.  Kendimiz olmaktan çıkıp amaçsız olmayı tercih ediyoruz. Amacımız amaçsız olmak.

Doğa ve insan tarihini inceledikten sonra asıl konumuz olan “Dünya” ya geçelim. Bildiğimiz kadarıyla canlı yaşamı sadece “Dünya”da var. Belki bir ihtimal Mars’ta da olabilir. Belki de insanoğlu olarak en merak ettiğimiz şey evrende bizden başka canlı yaşamı var mı? Tabii ilk önce konumumuzu bilmemiz gerekiyor.

Biz insanlar tarih boyunca konumumuzu merak ettik ve gökyüzüne, uzaya baktık. Sıkıntı şuradaydı orada her şeyi görebiliyorduk ama kendimizi göremiyorduk. Dünyamızı merak ediyorduk. Uzaya uydular gönderip kendimize çevirdik kameralarımızı. Ve kendimizi görmüş olduk. Evet biz dünyada yaşıyorduk. O uçsuz bucaksız dünyada. Ama hiçte uçsuz bucaksız değilmiş. Daha da güzeli o yusyuvarlakmış. Sürekli sağa veya sola gitsen hep gene başladığın noktaya geri dönüyorduk. Evrenin en bilinmezlerine adım attık. Şu soruyu sorduk: Bu dünyanın dışın da başka bir yerlerde canlı yaşamı var mı? Yoksa sadece evrende bizler mi varız.  Ya da şöyle diyeyim: ‘’Yoksa evren sadece bizim için mi yaratıldı?’’

Sorgulayan İnsan Düşünen Beyin

Bütün insanlar düşünür, kasık, ” Neden? ” Sorusunu ısrar, doğru-yanlış ‘ı görür. Kısacası insanı anlamıyla çalışmak, mantık, bilimdir. İnsan yaratılan dan beri her şeyi ama ona anlam merak etti. Sorguladı. Simyacılar gibi her şeyi deneme yanılma yoluyla bulundu ya da bulmaya çalıştı. Tıknazız açıkladı ve artık yaşayacaksınız. Sadece yaşamayacaksınız, sadece, aile, yuva, köy, şehir, şehir devletleri gibi yerleşkeler kurup yaşayacak kadar bilgi sahibiydiler. Bu bilgi safında o yerleşkeleri kurmaya bile yetmedi. Tabi bu arada insanlar sorgulamaya devam ediyor. Sorgulayan insan felsefe yapar felsefede size yeni buluşlar getirir. Felsefe günümüzde bir konu gibi anlatılsa da ders kitaplarında saatlerce sıkıcı makale okuyup da felsefe yaptık dediğimiz bir ders, bir konu değildir. Bütün bütün insanlar felsefe yapar. Felsefenin altında düşünce vardır. Bizi de diğer canlılardan ayıran en büyük tasarım. Akıl demiyorum bakın düşünmek. “Kargalar çok AKILLI hayvanlarla.” Deriz. O zaman karga akıllı bir hayvandır. Ama neyi nerde yapılıyorum DÜŞÜNEMEZ. Budada insanı başka canlılardan ayıran özelliğin akıl değil düşünme yetisinin olduğudır.

Peki felsefe yapıyoruz ama biz neden farkında değiliz ki? Şöyle geriden yaşamımıza baktığımız da hayatımızın ne kadar sıradan, düz olduğu görürüz. Onun insanı gibi kahkaha atar, güler, şakalar yapıyor, üzülür, ağlar, seviniriz. Fark ettilmiştir diyebilirim. Günümüzde ki insanlar eskide yaşayan insanlara oranla daha az üretiyor. Düşünmüyor. Ama arada bir gösteri bu hayatımıza ” duyar ” baktığımızda çok çok ama çok bakalımsa biz de tartışmalıyız. Felsefe yapıyorum tamam ama ben hiç farkına varmıyorum ve bundan zevk almıyorum. En az 10 dk en fazla sınırsız süreye sahip bir ” Düşünme Saati ” metodini araya davet ediyorum. Ben kendimde hayatta farklar diye fark ettim insanlarda hissetmeye başlamak. İlk kez bugün hayatımda neler oldu ne görüştüm. Sonra bu konudan var oluşumuz, yaratılışımız, evren, uzay gibi şeyler düşünüyorum. Daha fazla 10 dk geçmiş bana bu bak 1 saat gibi oluyor. Bunu bir sebep var. Sebebi de insanın hayalini kuruyorsun. Böyle olunca göremeyince zaman kavramın bir aksama olur. Konumuza dönecek olursak insanın sadece düşünmek için değil ama sadece değerüğünün farkına varıp zevkini çıkartmak için yalnız kalmalı. Tabi düşünme yapacağcağız: ” Ben şimdi felsefe yapmaktayım şu anda düşüneceğim ve farkına varıyorum farkına varıyorum ve zevkini çıkarıyorum oooo ben hiç şey anlamadım bu onu koruduğum. ” Gibi şeyler yapmayacağız. Yapacağımız şey rahatlamak ve sadece sohbet başlatır gibi bir kez düşünerek ve düşüncelerinize ” Neden? ” Sorusunu ekliybilirsiniz. Himalayalar kadar fark var. İşte dünya konu kopmuş gibi gözükse de siz en baştaki konuyla en sonda ki konuyla bağlantı kurmuşsunuzdur. En son artık düşünme eyleminden çıkmakta ne olursa olsun en sondaki konuya nasıl geçişler, bağlantılar yaptığınızı görün. Ve mükemmel bir düşünme yaptınız. Bir düşünme eyleminden sıkılmadınız ve eğlendiniz, zevkini çıkardınız. İşte dünya konu kopmuş gibi gözükse de siz en baştaki konuyla en sonda ki konuyla bağlantı kurmuşsunuzdur. En son artık düşünme eyleminden çıkmakta ne olursa olsun en sondaki konuya nasıl geçişler, bağlantılar yaptığınızı görün. Ve mükemmel bir düşünme yaptınız. Bir düşünme eyleminden sıkılmadınız ve eğlendiniz, zevkini çıkardınız. İşte dünya konu kopmuş gibi gözükse de siz en baştaki konuyla en sonda ki konuyla bağlantı kurmuşsunuzdur. En son artık düşünme eyleminden çıkmakta ne olursa olsun en sondaki konuya nasıl geçişler, bağlantılar yaptığınızı görün. Ve mükemmel bir düşünme yaptınız. Bir düşünme eyleminden sıkılmadınız ve eğlendiniz, zevkini çıkardınız.

Düşünen insanlar zekileşir.

Nasıl peki. Şöyle Einstein’e baktığımız da çok zeki diyoruz evet zeki. Ama nasıl. Şöyle düşünerek: Düşüncenin en önemli olana ve bilimi başlatan soru ” Neden? ” Sorusunu sormayı bilip alışkanlık haline getirmiş. Einstein’de gözden geçirilmiştir, yeni bir konseptimiz MERAK ETTİ. Merakı onu düşünmeye teşvik etti. Düşünmesi de onu soru sormaya teşvik etti. Soru sorma açık söylüyordum.

İnsan görüşünü düşünür, hayal gücü genişler ve yeni ufuklara yelken açar. Merak duygusu artık ön planıdır. İnsan uzayı MERAK için istediğiniz yere uzayalım. Bunun içinde “DÜŞNMESİ” mevcutydi. Nasıl uzaya çıkılır diye. Daha sonra gökyüzünün ay dikkatini çekti. Aaa oda uzayda demek ki. O zaman uzaya gidersek aya da gideriz. Dedik ve Jules Verne ‘nin’ ‘Ay’ bir Yolculuk ” kitabı çıktı. Ama sadece bir hayaldi uzaya gitmek. Bu kitaptan sonra şu sözler çıktı: ” Ya git Allah aşkına. Nasıl uzaya geçmek? Nasıl aya gideceğiz? Mümkün değil gidemeyiz. İmkansız. ” Dediler. Ama bizde pes etmek yoktur. Biz bile o sözlere karşı, inat olsun diye uzaya da gittik, ayada gittik. Hatta kaptırdık kendimizi Mars’a gittik. Bir kaptırdık ki Jüpiter’e Satürn’e gittik. Yetmedi Güneş sisteminden dışarı çıktık. İnsanoğlunun neler hayal edip neler başarabildiğini görmek. Belki şuanda düşecek seyahat edmek ta Mars’a yerleşme planımız, hayalimiz var. Bir gün o da olacak.

Peki ” Sorgulayan İnsan Düşünen Beyin ” ne anlama geliyor?

Bu zamana kadar insanoğlunun düşünce, akıl, mantık, bilim, felsefe, sorgulama, neden sorusu sormasıyla ilgili vardır. Ama asıl konumuz olan SORGULAYAN İNSAN DÜŞÜNEN BEYİN konusundan hiç bahsetmedim. İlk önce size zemin ağacı istemiştim.

Peki ben ne demek istedim bu cümlemde? İnsan ağrılı. Her şeyi ağrılı. Ama onun. Önüne gelen şüpheli. Merak eder. Normal bir insanın olduğu bir cismi koysalar bu cismi bilse bile ” Bu ne? ” Diye soru soracaktır. Çünkü merak ediyorlar oraya bir cisim koyuluyor neden cismi gelip açar koyuyorlar neden o cismi seçiyorlar. İşte bütün bunlar insanları deli ediyor. Bir konu olsun. Bu konuyu delirmek koyalım. Ne yaparsın? Başlama sonucu belirmeye başalar. Tabi bu arada beyin ekranordur. Hayal mücadele 1’den 100’e çıkartır gibi artışıyordur. Çünkü o konuyu merak ediyor. O konuyu sorguluyor. Sordukça aklına sorular geliyor. Sordukça cevaplar buluyor. O cevaplar yeni sorular çıktı çıkarıyor. Yeni doğan soruların cevaplarını cevaplıyor. İşte bunları insanoğlu yeni bir serüvene katılıyor. O konu hakkında araştırmalar yapıyor. Fikirler üretiyor. Düşünüyor. Felsefe yapıyor. Kafa yoruyor. Hatta onla ilgili hipotezler üretiyor.

Gelişen toplumlara bakımadım sorgulayan ve eleştiren beyinler yetiştiriyor. Tabak birde doğru sorular sorabilen. Bir toplum iyi bir mesleğe ve topluma, doğaya bir insan haline gelmesini sektökmeden önce sıvılaştırmaktır. Mantıklı ve mantıksız sorularla. Sonra o konu hakkında düşünmesi, kafa yorması lazım. İşte bu düşünmeyi iyice kafasında oluşturduktan sonra doğru soru sormaya başlayacağız insan doğru sorgulayabilecektir. Yani anlayacağınız SORGULAYAN İNSAN DÜŞÜNEN BEYİN.

Porno Gratuit Porno Français Adulte XXX Brazzers Porn College Girls Film érotique Hard Porn Inceste Famille Porno Japonais Asiatique Jeunes Filles Porno Latin Brown Femmes Porn Mobile Porn Russe Porn Stars Porno Arabe Turc Porno caché Porno de qualité HD Porno Gratuit Porno Mature de Milf Porno Noir Regarder Porn Relations Lesbiennes Secrétaire de Bureau Porn Sexe en Groupe Sexe Gay Sexe Oral Vidéo Amateur Vidéo Anal