Olasılıklar dünyası; Fermi Paradoksu

Hiç kendinize “acaba paralel evren gerçekten var mı” veya “gördüğüm dejavular da neyin nesi?” diye sorduğunuz oluyor mu?

Aranızdan felsefik ruhunu bilimle besleyen bahtı açıklar vardır illaki…
Fermi Paradoksunu çok kısa özetleyeceğim sizlere. (büyük filtre hipotezine ayrı olarak değineceğim) Yani bu yazı SADECE Fermi Paradoksunu içeriyor.

Fermi Paradoksu, dolaylı yoldan Paralel Evren Teorisine dayanıyor diyebiliriz.Dünya dışı uygarlıkların var olma teorisine dayanıyor. Bu paradoksu çözebilir miyiz peki?
Bence şu anlık hayır. Elimizde bizi tatmin edecek veriler olmamakla birlikte bu olasılık, bu paradoksun ortaya atıldığı 1950 yılına göre teknoloji ve insanlar daha çok geliştiler. En azından artık bilim dünyasında neyin ne olduğu etraflıca biliniyor çünkü elimizde çeşitli imkanlar var. En azından 20. Yüzyıla nazaran.

 

Halk hakkında konuşmam bu yazıda doğru olmayacağı gibi, başkalarının bakış açısını eleştirmek ben dahil olmak üzere kimselerin haddine değil. İster hiç araştırmadan sadece duyduklarına inansınlar, ister sadece benim bildiğim doğrudur diye diretsinler. Diretmelerinin de inanmalarının da altında yatan bir sebep illa ki oluyor. Psikolojik bile olsa, illa ki oluyor. O yüzden siz siz olun, insanlara aşağılayıcı gözlerle bakmayın. Nerden biliyorsunuz onun da sizin hakkınızda benzer düşünceler içinde olmadığını..

Evren çok büyük ve çok yaşlı. Bu da şu demek oluyor; diğer uygarlıklar ya bizden çok geri kalıp gelişemediler, ya

da çok çok daha fazla geliştiler ve şu an bize bıyık altından gülüyorlar. Aslına bakarsanız her şey Enrico Fermi’nin o meşhur sorusu ile başladı.

“İyi ama… Herkes nerde?”

Şimdi biraz gözümüzü açalım. Sadece samanyolu galaksisinde yaklaşık 40 milyar yıldız bulunuyor. Bunlar gökyüzüne karanlık çöktüğünde gördüğümüz küçük pırıltılı dostlarımız gibi değiller. Güneş’e benzeyen endamlı yıldızlardan bahsediyorum.

Gözlenebilen evrende en az 100 milyar galaksi (evet galaksi) olduğunu varsayarsak, evrende milyar x trilyon boyutunda yaşamsal bulgu taşıyabilecek potansiyelde yıldız var.

Yaşam bazılarında çoktan evrimleşmiş olmalı. Yani biz hâlâ Ay’ı netleyebilen telefon kameralarıyla, Mars’a sorunsuz varabilen uzay mekikleriyle uğraşırken onlar işin çok başka boyutlarında olmalılar. Bazıları çok ilkel kalmış, bazıları ışınlanmayı, partikül hızlandırıcıyı bulmuş olmalı.

Bunları düşünürken aklıma bir soru gelmiyor değil… Mesela acaba onların medeniyetleri nasıldır?
Nasıl yönetiliyorlardır.

Monarşi? Belki… Demokrasi? Bilemem.

Peki kısa bir süreliğine orada bulunanın biz olduğumuzu düşünelim. Size en mantıklı gelen hangisi?

Soruyu bir de şöyle sorayım,
Ya onların gelişmiş medeniyet dediği boyutlardan biri, dünyaysa…

“İki olasılık var: Ya evrende yalnızız, ya evrende yalnız değiliz. Her iki olasılık da eşit derecede ürkütücü.”
-Arthur C. Clarke

Nasıl buldunuz yazıyı? Bu paradoks hakkında ne düşünüyorsunuz?

Düşüncelerinizi belirtmeyi unutmayın… Kendinize iyi bakın, sağlıkla kalın, görüşmek dileğiyle.

Başak Arya Gençler

KAYNAKÇA:

• https://evrimagaci.org/uzaylilar-nerede-fermi-paradoksu-nedir-1084 • https://fularsizentellik.com/journal/2018/1/10/fermi-paradoksu
• https://tr.wikipedia.org/wiki/Fermi_paradoksu
• BEYNİM 🙂

 

Evren Isınmaya Başladı

 

Evren geliştikçe, madde konsantrasyonları daha sıcak ve daha büyük hale gelen gaz haleleri ile çevrilidir. Görüntü kredisi: D. Nelson / Illustris işbirliği.

Astrophysical Journal’da yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, Evrendeki ortalama gaz sıcaklığı son 10 milyar yılda 10 kattan fazla arttı ve bugün yaklaşık 2 milyon Kelvin’e ulaştı.

Ohio State Üniversitesi’nde kozmoloji ve Astropartikül Fiziği Merkezi’nde araştırmacı olan baş yazar Dr. Yi-Kuan Chiang,” yeni ölçümümüz, evrende büyük ölçekli yapının nasıl oluştuğuna dair teoriyi ortaya koyan Jim Peebles’in seminal çalışmasının doğrudan bir onayını sağlıyor ” dedi.

Temsili Görsel

Evrenin büyük ölçekli yapısı, bireysel gökadaların ötesindeki ölçeklerdeki galaksilerin ve gökada kümelerinin küresel kalıplarını ifade eder. Karanlık madde ve gazın yerçekimsel çöküşünden oluşur.

“Bulgular, bilim insanlarına evrenin ‘sıcaklığını kontrol ederek’ kozmik yapı oluşumunun ilerlemesini nasıl izleyeceklerini gösterdi.”

Dr. Chiang ve meslektaşları, gazın sıcaklığını Dünya’dan daha uzak tahmin etmelerini sağlayan yeni bir yöntem kullandılar (ki bu zamanda daha geriye doğru demek) ve bunları Dünya’ya daha yakın ve şimdiki zamana yakın gazlarla karşılaştırabildiler.

Sloan Digital Sky Survey Görseli

ESA’NIN Planck uydusu ve Sloan Digital Sky Survey tarafından toplanan verileri kullanarak, mikrodalga ışığının görüntülerinde görülen gaz konsantrasyonlarının kırmızıya kaymasını 10 milyar yıl öncesine kadar geriye gittiğini tahmin ettiler.

Günümüz Evrenindeki gazların Dünya’ya daha yakın olan nesnelerin etrafında yaklaşık 2 milyon Kelvin sıcaklığa ulaştığını buldular. Bu, nesnelerin etrafındaki gazların sıcaklığının yaklaşık 10 katı, daha uzak ve zamanda daha geri.

Bu eğilim aynı zamanda karanlık maddenin ve gazda bulunan atomların zamanla nasıl evrimleştiğini gösteren sayısal simülasyonlarla da tahmin edilir.

Dr. Yi-Kuan Chiang

Dr. Chiang,” Evren, galaksinin doğal süreci ve yapı oluşumu nedeniyle ısınıyor ” dedi.

“Dünyadaki ısınmayla alakası yok. Bu fenomenler çok farklı ölçeklerde gerçekleşiyor. Hiç bağlantılı değiller. ”

Johns Hopkins Üniversitesi’nde Kavli, Fizik ve Matematik Enstitüsü ve Fizik ve Astronomi Bölümünde araştırmacı olan ortak yazar Profesör Brice Ménard, “Evrenin tarihi boyunca sıcaklıklarını ölçtük” dedi.

“Zaman geçtikçe, tüm bu galaksi kümeleri gittikçe daha da ısınıyor çünkü yerçekimleri kendilerine doğru gittikçe daha fazla gaz çekiyor.”

 

Farklı İnsan Olmak ?

Hayatım boyunca olmak istediğim insan stili, farklı olmak, elalem ne der lafını çürütmek ve özgür olmak. Aslında farklı olmak kolay gibi gözükür ancak gerçekte olmak zordur. Bir psikolog şöyle der; bize hastalar gelmiyor bize farklı insanlar geliyor, toplumun kabul etmediği, dışladığı, kin kustuğu farklı insanlar. Asıl hastalar dışarıda onlar hala aramızda.

İnsan olmak, bana göre bu Dünya’da ki en zor iş, çünkü insan olunca, Bir psikolojin oluyor ve bazı olaylara görmezden geliyorsun. Örneğin tüm canlıların şeytanı olduğunu biliyorsun ama susuyorsun. Her gün yüzlerce, binlerce canlı insanlardan tarafından vahşice avlanıyor, işkence görüyor, katlediyor, doğa yokediliyor sen susuyorsun görmezden geliyorsun, ikili ilişkiler yaşıyorsun, kötülük yapıyorsun güçlüyüm sanıyorsun, sevdiklerin ölüyor üzülüyorsun, birisine açılıyorsun o seni reddediyor yıkılıyorsun ayrılık yaşıyorsun hayattan soğuyorsun para denen şeyle yaşamanı geçindirmeye mecbursun,  her gün bu şekilde yaşamaya çalışıyorsun.

Unutma ki; HER İNSAN BENCİLDİR. Sende bende öyleyiz aslında. Yalnızca karakterlerimize ya da yapımıza göre uygun bir şekilde törpülüyoruz bu bencilliği.

Ama farklı insanlar öyle değil, kendi dünyalarında bizden uzaktalar. Kapitalizm sosyalizm ya da başka bir sistemin olmadığı paradan uzak, kötülüğün bulunmadığı bir yerdeler. Cennetin eşsiz çiçekleri ve hiç bitmeyen bir ilkbahar mevsimindeler. Benim gözümde farklı insanlar bu hayata bir sıfır önden başlarlar. Bir gün bende kimseye yardım edemeyecek duruma geldiğimde, onlar gibi olmak istiyorum. Hayal dünyama kavuşmak ve sonsuza kadar ilkbahar yaşamak istiyorum.

[author title=”Oğuz Atay” image=”https://gumbuz.com/wp-content/uploads/oguz-atay.jpg”]

”Bütün hayatımı, en ince ayrıntılarına kadar düşünerek hesapladığım iyiliklerin hayaliyle geçirdim albayım. Artık ne olacaksa olsun istiyorum.”

Tehlikeli Oyunlar

[/author]

 

Hayat Felsefesinde ki İNANÇ?

 

Günümüzde çoğu insanın görüşü aynı olsa da her insanın bir hayat felsefesi vardır. Sizlere bu yazımda kendimin üzerinde sürekli kafa yorduğu hayat felsefemin içindeki inanç kavramını anlatmak istiyorum. Öncellikle şunu belirtmek istiyorum kimseye kendi görüşüme çekmek istemiyorum yalnızca benim görüşümden faydalanıp kendi fikirlerinizi oluşturmanızı ya da geliştirmenizi istiyorum.

Sizlere bir örnek vererek başlamak istiyorum. The Sims 4 oyununu eminim çoğunuz biliyorsunuz, bilmeyenler için küçük bir bahsedeyim, oyun bizim dünyamız gibi aile kurabiliyorsun ev alabiliyor oluşturduğun aileyi yönetiyorsun. Konuyla ne alaka diyeceksiniz ? Sims serisi hepsi birine benzer fakat hepsini birbirinden ayıran bir fark vardır. Oda yarattığınız bireylerin yapay zekasının aldığı kararlar. Özellikle sims 4 sırf bunun üzerine kurulu. Oyun amacı nedir peki ? acaba bizde simülasyonda mı yaşıyoruz? Beynimizin hayatımızı kurguladığı bir rüyada mıyız?  Aldığımız genler, DNA zincirleri atomlar birkaç bilgisayar kodundan mı ibaret? gibi sorular sordurup hayatı sorgulamamızı düşünmeye ve hayatı sorgulamamızı sağlamaktı. Bu oyun bile insanlara farklı bir görüş katmak için yapıldı. Düşünün ki farklı fikirler ne kadar önemli. Hatta şuan ki robotların tasarlanma felsefesinde bile bu var çoğu insanın aynı olduğunu ve sonlarının onlar gibi olduğunu gösteriyor bizlere.

Şuan için benim kafamın içi karmaşık bir ağ gibi karışık olsa da bir simülasyonda olduğumu varsayıp kendime şu soruları sordum. Her oyunun bir hilesi var dimi ? O zaman hayatın hileleri de var mıdır diye ? ve bir cevap bulabilmiş olabilirim. Hayatta bir hile keşfetmiş olabilir, İnanmak.

İnanmak: Yüzyıllardır insanlar, bir şeylere inandılar ve ya kazandılar ya da kaybettiler. Burada devreye İnsanlar neden bir şeylere inanıyor ?

Belki de bu bize verilen bir hayat hile ?  düşünün bizim allah dediğimiz yaratıcıya inancımız iyi şeyler getirmiyor mu ? ya da mesela bir insan, ineği inanıyor ve ona olan inancı bizim ki saf olduğu için onunda başına iyi şeyler getiriyor ? Benim fikrime göre bilim insanları zamanı tanımlamakta yanlış düşünüyor, zaman dediğimiz şey bence evrendeki düzenin ta kendisidir. Nasıl ki zaman düzense inanmakta bunun gibi bir şey olabilir mi ? Bu sorularıma belki bir cevap niteliği taşıyan örneği 18 Mart 1915’te Seyit Onbaşının 276 kilogramlık top mermisini tek başına kaldırması ve bunu bir daha yapamaması. Düşünün ki bir savaşta yaralısınız seyit onbaşı gibi kuvvetlisiniz, etrafınızda belki de en yakın arkadaşlarınızın cesedi var ve birde bir top mermisi var. Sizin yaralı halde o psikolojiyle o mermiyi kaldırmanız neredeyse imkansız gibi bir durum. Peki sizin inancınız o mermiyi kaldırmaya yetecek kadar güçlü mü? ya da şöyle soralım, Seyit Onbaşı o mermiyi kaldırma inancı güçlü olduğu için mi kaldırdı ?

Biliyorum, çok soru sordum. Hayatımın çoğunluğu düşünmekle geçiyor orada da soru soruyorum kendime sonra sorduğum sorulara tekrar soru soruyorum ya da cevaplamaya çalışıyorum. Sizlere başta da belirttiğim gibi yeni bir bakış açısı sunmak istedim umarım yararlı olmuştur.

Unutmayın ki Hayat, farklı olanlar için güzeldir. 

 

office 2013 pro anahtarı satın al

Okyanuslardaki Yosunlar Genellikle Bakterilerden Genlerini Çaldığını Biliyor Muydunuz?

 

Rutgers’ın ortak yazarlarından biri olan bir araştırmaya göre, okyanuslarda bulunan yosunlar genellikle stresli ortamlara tahammül etme veya yiyecekler için karbonhidratları parçalayabilme gibi yararlı özellikler kazanmak için bakterilerden genler çalıyor.

Science Advances dergisinde yayınlanan 23 kahverengi ve altın kahverengi alg türünün incelenmesi, ilk kez gen ediniminin, okyanus gıda ağlarının temelini oluşturmaya yardımcı olan büyük ve eski bir alg ve protist grubunun (çoğunlukla protozoa dahil olmak üzere tek hücreli organizmaların) evrimi üzerinde önemli bir etkisi olduğunu göstermektedir.

Bu fotosentetik türler, soluduğumuz oksijenin yaklaşık yüzde 70’ini üretir ve diatomlar gibi bazıları küresel birincil organik madde üretiminin yaklaşık yüzde 45’inden sorumludur.

“Diyaframlar ve dinoflagellatlar gibi algler de dahil olmak üzere CRASH adı verilen geniş türler grubunun yanı sıra sıtma parazitini içeren grup üyeleri (alveolatlar) ve patates yanması patojeni içeren başka bir grup (oomycetes) oluşturur, büyük miktarlar oluşturur ve tüketir Rutgers Üniversitesi-New Brunswick Çevre ve Biyoloji Bilimleri Fakültesi Biyokimya ve Mikrobiyoloji Bölümünde seçkin bir profesör olan Debashish Bhattacharya, “yazar. “Yüz binlerce CRASH türü var ve bir milyar yıldan fazla bir süredir Dünya’da başarılı oldular.”

Çin Balıkçılık Bilimleri Akademisi araştırmacıları tarafından yönetilen bilim adamları, 23 CRASH türünden 524.000’den fazla protein dizisinden oluşan büyük bir genomik veri seti oluşturdular ve verileri analiz etmek için gelişmiş yöntemler kullandılar.

Sonuçlar, gen çalma veya ediniminin (yatay gen transferi olarak da bilinir) farklı CRASH türleri arasında önemli ölçüde farklılık gösterdiğini ve genlerinin yüzde 0,16 ila yüzde 1,44’ünün (ortalama yüzde 1) bakterilerden geldiğini gösterdi.

Gökbilimciler Evrenimizin Nasıl Evrimleştiğini Bulmak İçin Milyonlarca ‘Sanal Evren’ Yarattı

Evren, milyarlarca galaksinin üzerine milyarlar içeren hayal gücünün ötesinde çok büyüktür. Pek çok galaktik dinamikte oldukça iyi bir tutuşa sahibiz, ancak bu devasa nesnelerin nasıl oluştuğu, büyüdüğü ve değişimin hala anlamakta zorlandığımız şeylerden biri.

Evren makinesine girin: simülasyon yazılımı, kozmologların zaman içinde nasıl geliştiğini inceleyebilmeleri için milyonlarca evren yetiştirebilen güçlü bir süper bilgisayarda çalışır.

Tabii ki gözlem ve kesinti hakkında çok şey öğrenebiliriz, ancak bilgisayar simülasyonları boşlukları doldurmamıza yardımcı olacak güçlü bir araç olduğunu kanıtlıyor. Genellikle, daha küçük ölçeklerde kullanılırlar, ancak bu durumda, araştırmacılar EvrenMakinesini, Evren’in neredeyse tüm zaman çizelgesini bulmak için kullandılar (şu ana kadar Büyük Patlama’dan yaklaşık 400 milyon yıl sonra)

Arizona Üniversitesi’nden astronom Peter Behroozi,” bilgisayarda birçok farklı evren yaratabilir ve bunları gerçek evrenle karşılaştırabiliriz ” dedi. “Bu, hangi kuralların gördüğümüze yol açtığını anlamamızı sağlar.”

Simülasyonları 8 milyondan fazla evren üretti ve 400.000 CPU saat sürdü, araştırmacılar bu değişikliklerin nihai sonucu nasıl etkileyebileceğini gözlemlemek için parametreleri sürekli olarak değiştirdiler.

Simüle edilmiş evrenlerin en çok kendi gerçek Evrenimiz gibi hepsinin benzer fiziksel kuralları olduğunu buldular.

Ve ayrıca yıldız oluşumu anlayışımızın  yanlış olabileceğini keşfettiler.

Yıldızların, gaz bulutlarındaki yoğun bulutsu ve kırışıklıklar gibi  bulutsuların kendi ağırlıkları altında düştükleri ve yıldızların toplanma sürecini başlattıkları düşünülmektedir. Ancak aynı zamanda soğutma gazı olması gerektiğine de inanılıyor; gaz ne kadar sıcaksa, yıldızların oluşması o kadar zor olur.

Bunun için kanıtların çoğu galaksinin merkezindeki süper kütleli kara deliklerde bulunduğu düşünülmektedir. Bunlar aktif olduğunda, çevrelerindeki şeyleri ısıtıyorlar, gaz mevcut olduğunda bile yıldız oluşumunu gidermek için çalıştığını düşündüğümüz bir şey.

Bu ısıtma, patlayan yıldızlarla da üretilebilir. Ve karanlık madde-evrene yerçekimi kütlesi katan gizemli bilinmeyen şeylerin-aynı zamanda gazı ısıttığı düşünülmektedir, bu nedenle bunun da yıldız oluşumunu önlemede bir rol oynadığı düşünülmüştür.

Ancak araştırmacıların simülasyonlarında gördükleri şey bu değil.

Behroozi “Evrende daha erken ve daha erkene döndüğümüzde, karanlık maddenin daha yoğun olmasını ve bu nedenle gazın daha sıcak -olmasını bekleriz. Fakat bu yıldız oluşumu için kötü, bu yüzden erken evrendeki birçok galaksinin uzun zaman önce yıldızları oluşturmayı bırakması gerektiğini düşündük,” dedi

“Ama biz bunun tam tersini bulduk: belirli bir boyuttaki galaksilerin beklentinin aksine daha yüksek bir oranda yıldız oluşturma olasılıkları daha fazlaydı.

Ekip, söndürülmüş yıldız oluşumuna sahip simülasyonları çalıştırdığında, sonuç, galaksilerin yanlış renklerle gerçek dünyadan oldukça farklı bir evren olduğunu gösterdi: daha genç, daha mavi yıldızlar beklenenden daha kırmızıydı.

Ancak yıldız oluşumu durmadığında, simüle edilmiş evren, teleskoplarımızla ve gözlerimizle gördüklerimize çok daha fazla benziyordu.

Behroozi , ” Galaksilerin , düşündüğümüzden daha erken zamanda yıldızları oluşturdukları sonucuna varmak zorundayız . ” Dedi .

“Bunun bize söylediği şey, süper kütleli kara deliklerin ve patlayan yıldızların yarattığı enerji, boğucu yıldız oluşumu, teorilerimizin öngördüğünden daha az verimli olduğudur.”

Bu da, galaksilerin nasıl öldüğünü anlamak için çizim tahtasına geri dönmemiz gerektiği anlamına geliyor.

Araştırma, Kraliyet Astronomik Toplumunun Aylık Bildirimlerinde yayınlanmıştır .

REFERANS

https://www.sciencealert.com/astronomers-create-millions-of-virtual-universes-to-find-out-how-the-universe-happened

fotoğraf: (NASA, ESA, the Hubble Heritage Team, A. Nota, and the Westerlund 2 Science Team)

Uzaya İlk Çıkan Astronot’un Yıl Dönümü

UZAYDAKİ İLK İNSAN


Tarihte bugün 12/04/1961 de Rus  Kozmonot Yuri Gagarin uzaya ilk çıkan insan oldu. Uzaya içinde insan bulunan Vostok serisi uzay aracını ilk gönderen SSCB olmuştur. Yuri Gagarin 12 Nisan 1961 yılında Vostok 1 aracıyla Dünya yörüngesine ulaşmış ve kalkıştan 108 dakika sonra dünyaya geri dönmüştür. Gagarin, Dünya yörüngesinde toplam 89 dakika 34 saniye boyunca yol kat etmiştir. Ulaştığı en fazla yükseklik 327 kilometreydi. Dönüş yolculuğunda Vostok’un atmosfere çok sert girmesi nedeniyle Gagarin 7 kilometre yükseklikte fırlatma koltuğuyla uzay aracından ayrılmıştır. Bu gelişmenin ardından Sovyetler birliği bir başka ilke daha imza atarak 1963 yılında Valentina Tereşkova isimli ilk kadın kozmonotu uzaya göndermiştir.

Vostok 1

Hadi şimdi uzaya ilk çıkış hikayesini anlatalım

UZAYA İLK ADIM

20. yüzyılın ikinci yarısı, bilim alanında büyük yeniliklerin yaşandığı bir dönemdir. Özellikle 1950’lerden sonra uzay çalışmalarına büyük ağırlık vermiş, bu konuda ABD ile SSCB arasında büyük rekabet yaşanmıştır.

Uzayın keşfi olarak adlandırılan bu çalışmaların bütünü iki amaca yöneliktir. Birinci amaç tamamen bilimseldir. Sovyetlerin MIR istasyonlarının gerçekleşmesi, ilk insanın aya gönderilmesi gibi. İkinci amaç ise, uyduların gözlem amaçlı olarak yörüngeye oturtulmasıdır. Uzaya uydu yerleştirme çalışmaları önceleri askeri amaçlar nedeniyle gerçekleştirildiyse de, daha sonra iletişim ve meteorolojik amaçlı olarak da kullanılmıştır. Nükleer bomba konusundan sonra uzaya yönelik çalışmalar dünyada iki süper güç olan Rusya ve ABD için yeni bir yarış sahası olmuştur. Bu iki ülkenin ardından Çin, japonya ve hindistan gibi bu alanda yeni olan ülkeler de uzay istasyonları kurmuşlardır.

 

    İLK UYDUNUN UZAYA GÖNDERİLMESİYLE REKABET BAŞLIYOR

 

Sputnik

iki süper güç arasında uzay yarışının başlaması, sovyetlerin 4 Ekim 1957’de Sputnik 1 adlı ilk yapay uyduyu uzaya göndermesine dayanır. Soğuk savaş döneminde yaşanan uzay yarışı, ABD ve SSCB arasındaki her alanda görülen rekabetin önemli bir parçasıydı. Bu bir anlamda, iki ülkenin birbirini olabilecek bir sıcak savaş önce psikolojik olarak çökertme çabası olarak değerlendirilir. 1957’de Sputnik 1 başarıyla fırlatılıp yörüngeye yerleşmesi Amerika’da çok yoğun tartışmalara neden olmuştu. SSCB’de ise uydunun fırlatılışı, bilimdeki gelişmenin simgesi olmuştur. Sputnik 1’in uzaya gönderilmesinin ardından Rus halkı uzay programlarıyla yakından ilgilenmeye başlamıştır.

ABD, Sputnik’in başarıyla yörüngeye yerleştirilmesinin ardından teknoloji alanındaki liderliğini geri kazanmak için yoğun çalışma içine girdi. Başkan John F. Kennedy’nin yardımcısı Lyndon B. Johnson’ın ABD’nin bu girişimlerini özetleyen önemli bir açıklaması olmuştur. Johnson uzay yarışında önde olmanın önemiyle ilgili olarak ”Dünyanın gözünde uzay yarışında birinci gelen birincidir. Uzayda ikinci ikinci olan her şeyde ikincidir” demiştir Bu sözlerin etkisi ABD’de çabuk netice vermiş ve Sputnik 1’in fırlatılışından çok kısa bir süre sonra, 31 ocak 1958’de ABD ilk uydusu olan Explorer 1’i uzaya fırlatmıştır. Fırlatılan bu ilk uyduların birçoğu bilimsel amaçlı kullanılmıştır.

                                Explorer 1

 

——————————————-SPUTNİK 2 UZAYA FIRLATILIYOR

 

Sputnik 2

Sovyetler birliği bu kez 1957’de Sputnik 2 adlı uyduyu içinde Laika adında bir köpekle birlikte uzaya gönderdi. Köpeğe özel bir mikrafonla kalp içinden gelen sesleri kaydetmeyi sağlayan bir alet yerleştirildi. Böylece uzaydaki köpeğin dünyadan kalp sesleri takip edilerek hayatını devam ettirdiği gözleniyordu. O yıllarda gönderilen uyduları dünyaya geri getirecek teknoloji henüz bulunamadığından Laika adlı bu köpek uzaya ulaştıktan bir süre sonra hayatını kaybetti. Bu sırada ABD ise uzaya göndermek için öncelikle şempanzeler üzerinde çalışmalar yaptılar

 

KAYNAKÇA

  • Ali Çimen, İnsanoğlunun uzay macerası, Timaş yayınları, İstanbul, 2005
  • Felicity Trotman, Uzayın keşfi, Alkım yayınevi, 2001
  • Soru ve Yanıtlarıyla Sovyetler’de Uzay çalışmaları, Dönem yayıncılık, Ankara, 1988

 

 

 

Doğa’nın Bize Sunduğu 3 Şık

Doğa’nın Bize Sunduğu 3 Şık
1. ŞIK: Dünyayı yaşanabilir bir yer haline getirmek.
Dünya yaşanılır bir yer haline getirmek hayli hayli zor bir iş. Çünkü Dünya büyük bir hızla iklim değişikliğine koco koca adımlarla yaklaşıyor. Yakın bir zamanda yapılan ve neredeyse tüm Dünya’nın katıldığı Paris İklim Anlaşması aslında çok güzel bir adımdı. Önceki anlaşmalara göre daha iyiydi. Ama kötü yanıyok diyebilirdik. Fakat kim se uygulamıyor veya uygulayanda çok yavaş ve çok uzak yıllara yatırım yapıyordu. 2017 yılında ABD’de Trump’ın başkanlığa geçtikten sonra anlaşmadan geri çekildiğini söyledi. Ya bize ne ABD’nin çekilip çekilmemesinden. Bir sürü devlet var ABD’ye mi kaldık diyemiyoruz. Çünkü CO2 emisyonu en çok ülkelerin başında yer alıyor. Size şöyle diyebilirim: ilk 3’te ABD, Çin, Hindistan var. Bazı devletler iyi adımlar atıyor ama çok uzun bir tarihe adım atıyor.
NTV’nin haberi: Hollanda 2025 de benzinli ve dizel araçların satışını yasakladı. Sadece elektirikli araçlar satılabilecek. Güzel bir adım ama geç ve uzak bir zamana. Aslında şimdi söyliyeceklerimden sonra bu da iyiymiş be kardeşim diyeceksiniz.
BBC’nin haberi: İngiltere hükümeti hava kirliliği ile mücadele için 2040 yılı itibarı ile dizel ve benzinli araçaları yasaklıyacağını söyledi. Hatta hükümet 255 milyon sterlinlik bir fon ayırdı. Bu para ile belediyelerin hava kirliliği ile mücadelesine yardımcı olacağı amaçlanıyor. Ayrıca hava kirliliğinden dolayı erken ölümden de bahsetmiş. İngiltere de hava kirliliği sebebiyle yaklaşık 40 bin kişinin erken ölümüne neden olduğu düşünülüyor. Fransa’da boş durmadı aynı şekilde ülkesinin 2040 yılı itibarıyla fosil yakıtlarıyla çalışan motorlu araçların satışını durduracağını duyurdu.
Peki bizler neler yapabiliriz. Bizlerde en basitlerden başlıyarak bu iklim değişikliğine dur diyebiliriz. Tüm dünyanın neredeyse bildiği, herkesin uyardığı ve basbas bağırdığı ‘’DİŞ FIRÇALARKEN SUYU AÇIK BIRAKMAMALIYIZ!’’ sözü. Tanıdık geldi mi bu söz size? Hepimizin bildiği halde hiçbirimizin uygulamadığı (veya beceremediği) bir durum. Okullarda ışıklar boşa yanıyorken çocukların bakıp geçmesi, hadi çocukları anladık bilinçsizler-cahiller, öğretmenlerde mi bilinçsiz, öğretmelerde mi cahil peki? Aslında hepimize soracak olursak bu konular da uzmanız sayılırız. Hatta doktora tezimiz bile vardır(!). Neden uygulamaya gelince iş, hiçbirimiz ortalıkta olmuyoruz. Dünya şu an da çok büyük bir tehlike altın da. Aslın da şöyle bir baktığımız da kendi hayatlarımızın sonlarını getiriyoruz. Kendi geleceklerimizide yok ediyoruz. Sadece kendimizle kalsak yine iyi; çocuklarımızın ve torunlarımızın, hayvanların, bitkilerin, bakterilerin, mantarların vb. bütün canlıların hayatlarının sonlarını, geleceklerini bitiriyoruz. Belki insan dışındaki canlıların gelecek kaygısı olmayabilir ama biz insanların gelecek kaygıları var ve bizlerin yaşamı bu diğer canlılara bağlı. İngilterede ki Sanayi Devrimi’ nin ardından dünya büyük bir değişime girdi. Bir anda tüm dünya enerji arayışına girdi. Ardından da o 1. Dünya Savaşı patlak verdi. Böylece hem Sanayi Devrimi hem de 1. Dünya Savaşı sonucunda doğayı biraz daha kirlettik. Aslında asıl kirlilik 2.Dünya Savaşında ortaya çıkıyor. Daha büyük bir savaş ve daha büyük bir katliyam diyebilirim. Şöyle: Amerika’nın Atom Bombası denemeleri. Ardındanda Japonya’ya atması. Tankların çıkması ve bu araçaların petrol yakıtları kullanılıyor olması. Birde bunların denemelerinden tutun prototiplerine kadar. Yani anlıyacağınız büyük bir CO2 emisyonu görüyoruz. NASA’nın ben de dünyanın 136 yıllık değişimi ile ilgili görselleri var. 1880’den 2016’ya kadar. Ve durumun çok ama çok kritik olduğunu görebiliyoruz. Günümüze gelecek olursak durum hem vahim hemde umut verici. Vahim kısmı: Dünya çılgınlar gibi yiyecek tüketiyor. Küresel kişi başı balık tüketimimiz 1960’dan 2012’ye kadar 9,9 kg’dan 19,2kg’a yükseldi. İnsanoğlu olarak denizler bizi beslesin diyoruz ama bir yandan da kirletiyoruz. Yetmiyormuş gibi denizlere aşırı ve kaçak avcılık ekliyoruz. Böylede olunca canlılar çoğalamıyor, ekolojik devamlılıkta bozukluklar ortaya çıkıyor. Anlıyacağınız yemeğimiz tükeniyor. Hatırlatmak isterim bir zamanlar İstanbul’ da ki çöp sıkıntısını çözmek için boğaza çöpleri dökmeye karar vermiştik. Ben denizleri kirletme durumunu şuna benzetiyorum: Sizin hizmetçileriniz ve aşçılarınız var bunlar size yemek yapıyor. Anlıyacağınız sizi besliyor. Ama siz onlara eziyetler, işgenceler ediyorsunuz. Onlar da sizi beslemekten vazgeçiyor. Siz de aç kalıyorsunuz. Buda bizi besleyen denize işgence etmemize benzer. Hem bizi beslesin diyoruz hemde onu kirletiyoruz, kaçak avcılık yapıyoruz. Denizlere olan saygımızı sevgimiz arttırmalıyız. Onlar bizim can damarımız.
Dünyada et azaltıcı politika uygulanması gerekmektedir. Nedeni ise herkes ete yöneldiği zaman hayvan sayıların da artış görülecektir. Bu hayvanların da çok özür dileyerek söylüyorum dışkıları vardır biliyorsunuz ki. Örneğin bir çiftlik de 300 hayvan varken ete olan talep arttığında çiftlik sahibi insanların ete olan ihtiyaçlarını karşılayabilmek için çiftliğindeki hayvan sayısını 300’den 500’e çıkartması gerekecektir. Böylece hayvanların dışkılarından çıkan CH4 gazı emisyonu dahada artacaktır. Bunu birde tüm dünyadaki çiftliklerde göreceğimiz için doğaya salınan CH4 gazı emisyonu büyük bir artış gösterecektir. İklim değişikliğin de hızlanmaya yol açacaktır. Elimizden geldiğince balık, et ve tavuk ürünlerini kullanmayı normal bir insanın günlük ihtiyacına göre ayarlayıp ona göre tüketmeliyiz.
Suyumuza verdiğimiz önemi daha da arttırmalıyız. Çünkü 1 litre atık suyun arıtılması için 8 litre temiz su gerekiyor. Tasarruflarımızı evde, işde, çarşıda ve günlük hayatımızın heryerin de arttırmalı ve etrafımızdaki insanları bilinçlendirmeliyiz. Son yüzyıl içinde dünyanın nüfusu 3 kat artarken suya olan talep miktarı ise 7 kat artmıştır. Devletimizin ise halkını eğitemlidir. Özelliklede çocuk ve yetişkin grubunu. Eğer çocukları eğitir ise onlarda çocuklarını eğiten bilinçli anne baba olurlar. Yetişkinleri eğitir ise anne babalar çocuklarına örnek olur. İkisi birden eğitirse hem gelecek için örnek anne-baba günümüz için ise bilinçli aileler meydana gelir.
Devletimizin özellikle çifçilere olan eğitim ve destek fonlarını arttırmalıdır. Dünyanın bilinçli çifçilere ihtiyacı var. Çifçiler tarlalarına olan su ihtiyacını karşılamak için kaçak su kuyuları açıyorlar. Konya Kapalı Havzasındaki 94 bin kuyunun 67 bini ruhsatsızdır. Bu ruhsatsız kuyulara dikkat edilmelidir. Nedeni ise bu yer altı su kaynakları nehirleri beslemektedir. Yer altı su kaynakları kurursa nehirler biyolojik devamlılığını sağlıyamaz ve oradaki bütün canlılar etkilenir. Birde şu konuya değinmek istiyorum. Türkiye’de ki sulanan alanların %97’si yüzeysel sulama yöntemi ile sulanmaktadır. Aslında bunun yerine hem doğa için hemde bitkiler için yararlı olan damla sulama sistemleri kullanılması gerekiyor. Su kapalı borularda iletildiği takdir de yüzeysel sulamadaki gibi su buharlaşıp uçmuyor ve sulanmıyacak alanlarda sulanmıyor. Hemde tarla havuz gibi olmuyor. Bitkinin ihtiyacı kadar olan su veriliyor. Aslında çifçide karlı neden mi çünkü fazla su harcamamış olup fazla fatura ödemek zorunda kalmıyor. Tarla havuz gibi sulandığında bitkiler için gerekli olan mineraller yer altı sularına karışıyor. Böylece toprak verimsiz oluyor.
*İnsanlık Nereye Gidiyor?
İnsanlık nereye doğru gidiyor diye sorsalar herhalde şunu söylerdim: ‘’Yaşadığı evi yıkmaya gidiyor.’’ Günümüzde doğaya verilen önem azaldı. Önceden merak ediyorduk. ’’Bu ne?, NEDEN?, Niçin? vb.’’ sorular soruyorduk. Neden vardı bunlar? Neden böyle? Gibi sorular günlük hayatımızdaydı. Şimdi ise bu merakımız azalıyor. Tabii haklısınız. Neden derseniz her yer beton olmuş. Toprağı, ağacı, çiçeği, böceği kaldırıp onun yerine sanki çok güzelmiş gibi beton döktük. Doğa yürüyüşü yaptığımız o güzelim dağlar, ormanlar önceden taş, toprak iken şimdi ise o yollar betonla doldurulmuş olup insanlara taşın, toprağın pismiş gibi bir algı oluşturduk. Eski bir kitap adı olan ‘’Araba Sevdası’’ günümüzde ise onun yerini ‘’Beton Sevdası’’ adını aldı. Bu her yeri betonlaştırma çabamız doğayla olan bağımızı kopartıp ona olan merakımızı da söndürmeye çalışmaktadır. Bu şehirleşmeden dolayı iklim değişikliğinin pek farkına varamıyoruz. Ama çok yakında farkına varacağız. Denizler yükseldiğnde, dünya ortalama sıcaklıkları 1-20C arttığında( Bu sayılar çok az gbi gözüksede aslında tümdünyayı kapsıyor ve etkiliyor olacak. Kışın kar yağmaz ilkbahar yağmur yağmaz hale getirebilir.) fark edeceğiz. İklim değişikliği aslında yağmurun hiç yağmaması (kurak geçmesi) yağdımıda bardaktan boşanırcasına (seller) yağdığı anlamına geliyor. İklim değişikliğinin etkileri yavaş yavaş gözükmeye başladı. Örneğin 2017 kışında kar Türkiye için anormal derece de fazla yağdı. Anormal kısmı bir anda tüm ülkenin karla kaplanmasıydı. İstanbul ise bu iklim değişikliğinden çok etkileniyor. İstanbul’da 2017 yılı Ramazan Bayramı’nda çok sıcak olmuştu. Aşırı derece de bir sıcağın ardından yağmur yağdı ve İstanbul sele teslim oldu. Aynı seneryo 1-2 ay içerisinde bir daha tekrarlandı. Sıkıntılar bir bir gelirken bizlerin böyle iklimin değiştiğini film izler gibi baktığımız acı bir gerçektir.
Her evde 1 araç yerine 2 araç bulunuyor. Ama 1 tane bulunsa hem fazla yakıt ve araç masrafı yapmış olamazdık hemde iklim değişikliğine dur de demiş olurduk. Örneğin toplu taşıma sistemlerini kullanmak da en faydalısıdır. Ateş yerine elektirikli ocak kullanmak daha mantıklıdır. Kömür yerine doğalgaz. Isı mantolama sistmeleri kullanarak daha az yakıt kullanmış olup hem daha az yakıt harcamış oluyor hemde tasarruf ediyor olurdu. Aslında yapabileceğimiz bir sürü iş var. Eğer herkes elinden geleni yapabilmiş olsa devlette destek verecek ve hatta kendiside adımlar atacak olsa büyük bir başarı sağlamış oluruz. Önmeli olan başlamak ve örnek olmak. Tek isteğimiz bu işi canı gönülden yaparsak başarılı olacağımızdır.
*Peki oldu da dünya yı kurtaramadık? Ne yapacağız?
Bu bizim en son tercihimiz olmalıdır. Ne den derseniz iklim değişikliği hala yenilebilir bir durum da. Örneğin dünya ozon tabakısının delinmesinden dolayı bir önlem almıştı. Bu önlem aslın da deodorantlardaki ozon tabakasını delen, zedeleyen gazların kullanılmaması içindi. Bu anlaşma da deodorant da az zararlı gazları kullanılmaya ve buzdolaplarında ki gazların yerine daha az zararlı olan gazlara tercih edilmelerine teşvik ediyordu. Ve başarıldı.
Sorumuza dönecek olursak gerçekten de geç kaldık diyelim. Tabii ki bu seneryo günümüz için geçerli. Zamanımız tükenmek üzere bir an önce dünyayı terk etmeliyiz. Başka yıldız sistemlerindeki gezegenlere gidemiyoruz çünkü günümüz teknolojisi yetmiyor. Teknolojimiz başka yıldız sistemlerine gidemiyecek kadar çok kötü. Aslında biz insanların gidemiyeceği kadar kötü. Makinelerimiz yani icatlarımız gidebilecek kadar iyi. Neyse ayrıntı kısmı burası. Ne yapacağız peki?
Seneryo-1: Dünya yaşanılmaz bir hal aldı. Ve bilim insanlarının konturolü altın da yaşıyoruz. Bilim insanları açlık sorununu çözmek için büyük binalar inşa etti. Oralar da bitkiler yetiştiryoruz. Karnımızı doyuruyoruz. Su sorununu denizlerden ve havadaki nemden çözdük. Su kısıtlı sadece içmek için ve az bir miktarda bitkilerimizin için su var. Kirli su ile bulaşan salgın hastalıklar artmış ve dünya ekonomik, gıda, su, ticaret gibi bölümlerde büyük sıkıntılar içinde. Bilim ve teknolojimiz iyi diyebiliriz. En çok da ona fon ayrılıyor. Sağlık alanına ikinci olara fon ayrılıyor. Teknoloji ve bilime oranla çok az. Artık büyük devletler yani sözü geçen devletler başka bir gezegen ihtiyaç olduğunun farkın da. En yakın gezegen olarak MARS. Mars’a yerleşmek için büyük projeler hazırlanıyor.
Seneryo-2: Marsa uzay gemileri gönderiliyor. Bu gönderilen ilk uzay gemisi sınıfına A sınıfı diyelim. (Kalite açısından değil.) Bu A sınıfı uzay gemileri biz insanlar için barınak, tarım alanı, su üretim merkezi, sağlık bölümü, araçlar, iletişim kuleleri ve binaları, yollar, uzay gemileri için kalkış-iniş yerleri gibi binalar için malzemeler gönderiliyor.
Seneryo-3: Bu binaları ve yerleşkeleri inşa eden ve yapan makinelerimiz ve robotlarımız var. Bunlar bizim için hazırlık yapıyor. Sonra B sınıfı uzay gemileri bizleri Mars’a götürüyor. Tabiki bu arada Mars’ta bir küçük şehir kurulmuş. Günümüzde şehirler diyince koca koca binalar geliyor ama aslında bu Mars’ta ki ilk şehir, dünya için bir köy sayılabilir. İnsanlar Mars’a gönderiliyor. Mars’ta ki insanlarımıza MARSLI’lar diyelim. Marslılar oralar da kendi binaların da tarım alanları elde ediyor. Sularını atmosfer den elde ediyor. Bu hazırlıklar hem kendileri için hem de Dünya’dan Mars’a B sınıfı uzay araçalarıyla yollanacak yeni ekipler için hazırlık. Kendileri için hazırlık yapmalarının sebebi A sınıfı uzay gemileriyle gönderilen yiyecek depoları tükenebilir. Sadece 1-2 yıl dayanacak kadar depolar dolu. Dünya’dan Mars’a yollanacak ekip için hazırlık ise nüfüsları 1-2 katına çıkacak. Hem yeni elde ettikleri gıdaları depo edecekler hemde bir kısmını yiyecekler. Ayrıca Dünya’dan malzeme yollanmaya devam ediyor. Yeni tarım alanları elde ediliyor yeni su üretim merkezleri yapılıyor. Bir yandan da yeni gelecek ekip için yeni barınak yerleri ve sağlık hizmetleri bölümleri yapılıyor. Ayrıca okullar yapılıyor. Çünkü doktorlar, mühendisler ve en önemliside bilim insanları yetiştirilmesi gerekiyor. Daha Mars’ta doğan çocuk yok çünkü insanlar daha ortama uyum sağlıyamadı. Barınaklardan tarım alanlarına giderken bile özel basınçlı kıyafetler giymemiz gerekiyor. Ya da yen tüneller inşa etmemiz gerekiyor. Bazı yerler de tüp geçiş sistemleri var ama bazı yerlerde de hala kıyafet giymemiz gerekiyor. Dünya’da ki vücudumuza uygulanan 7 kg’lik basınca alışkınız. Mars taki oran ise daha düşük sebebide bu. Bu ara da Marslılar yeni ve kocaman bir bina inşa ediyorlar. Bu binanın amacı bitkilerle oksijen üretmek. Şöyle bu binanın içine bir sürü yüksek seviye de oksijen üreten ağaçlar ekiliyor. Mars’ta ki CO2 alınıyor binanın içine aktarılıyor. Bu CO2 O2’ye dönüştürüp O2 ihitiyaçlarını karşılıyorlar. Bir başka binada meyve ihtiyaçlarını karşılamak için ağaçalr ve tarımsal bölgeler yapılıyor.
Seneryo-4: Yeni ekip geldi artık araların da genç nüfüs var 18-30 yaş grup. 30 belki 18’e göre yaşlı sayılabilir am 18 yaş grubu eğitimlerini tamamlayıp Mars’ı keşfetmeye başlıyacaklar. Fizik alanların da, biyoloji alanların da, kimya alanların da ve marsın coğrafi alanlarını keşifler yapacakları bir ekip kurulmuş. Hala çocuk yok çünkü Mars atmosferi insan vücüduna uyumlu değil. İnsanlarda pek uyum sağlıyabilmiş değil ayrıca. Bazenleri Dünya’dan yiyecek ve aletler yollanıyor. Çünkü tam olarak yiyecek üretemiyoruz. Bozulan tadilat gerektiren ve ömrünü tamamlayan makineler var. Biliyorsunuzdur sera etkisi gezegenin sıcaklığını arttırır. Mars’ında sıcaklığı arttırılması gerekiyor. Ve artık atmosferdeki nemden su üretmemeliyiz başka yolla bulmalıyız çünkü tükenme noktasında. İlk önce atmosfer kalınlaştırılmalı burada Stephın Petranek’in tekniği olan uzaya yansıtıcalar eklenip Mars’ın kutupların daki kuru buzları (donmuş karbondioksitleri) eritip sera etkisi oluşturuluyor. Gezegen ısınınca da donmuş olaran toprağın altın daki su ısınıyor, eriyor. Göller ve denizler oluşmaya başlıyor.
Seneryo-5:Gezegen ısındı ve atmosfer kalınlaştı sorunlar neredeyse kalktı. Sadece bir sorunumuz var. O da radyosyon. Bu sorun Marslıları kanser edip sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu sorunu da şununla çözüyoruz. O da yine Stephın Petranek’ın çözümüyle. Radyosyon dan koruyucu bölgeler elde ediyoruz. Artık vücüdumuz uyum sağladı ve Mars’ta ki basınç dünyadakine benzemeye başladı. Kıyafetleri çıkartıp artık normal Dünya’daki gibi T-short, gömlek pantolon, etek, elbise giyebiliriz. Mars’ta yeni yerler keşfettik Oliympos Moons Dağına tırmandık. Yen mağralar keşfettik. Ve köy artık bir şehir halini aldı.
Dünya’da ise durum gittikçe kötü durum da. Bir önce insanlar Mars’a gönderilmesi lazım.
Seneryo-6: Yıllar sonra tüm insanlar Mars’a göderiliyor. Bu ara da Dünya’yı terk etmeden önce her yeri temizledik ve ağaçalar diktik. Neden mi? Nedeni şu: Biz Dünya’yı terk etmeden önce kirletip ağaçları olabildiğince yok etmiş olarak bırakmış olursak doğa kendini çok uzun bir zamanda tamir edecekti. Eğer etrafı elimizden gelebildiğince temizleyip ağaçlandırma çalışmalarını arttırırsak Dünya kendini kısa bir zamanda tamir edebilecek. Bu kavramları size açarak anlatmak isterim size: Kirli ve ağaçsızken 200 yıl da kendini tamir edebilir dünya eğer yeterince temizler ve ağaçlandırırsak bu tamir süresi 200’den 100 yıla düşecektir. Bu sayılar az gibi gözüksede tahmini olarak verilmiş sayılardır. Bu sayılar 300’den 200’e kadar olabilirdi.
Size anlattığım bu seneryoda çok uzak bir gelecekten örnekleri vermiyorum. Çok yakın bir gelecekten size örnekler veriyorum. Hem de çok yakın. 2020-2040 yılları gibi. Bu seneryonun belli yerleri çok uçuk noktalar gibi gözükse de aslın da bize en yakın olan noktalar. Ben sizlere elimden geldiğince en iyi şekilde anlatmaya çalıştım gerisi sizin hayal gücünüze kalmış. ‘’Mükemmel hayal gücü mükemmel icatlara ışık tutar. Mükemmel bir hayal gücü mükemmel geleceklere yolculuk yapmanızı sağlar.’’

Neden Buradayız?

Neden buradayız? Neden dünyadayız? Neden bu dünyaya gönderildik? Bir gönderilme amacımız mı var? Bir amaç içinde mi olmalıyız? Peki ne yapmalıyız? Biz var mıyız yok muyuz? Biz bir simülasyon da mı yaşıyoruz? Varlık var mı yok mu? Zaman nedir? Uzay nedir? Uzay-Zaman nedir? Biz insanlar ilk gönderildiğimizden beri araştırıp sorguluyoruz. Nerede olduğumuzu nerede bulunduğumuzu bilmek istiyoruz. İlk önce yaşayacak alanlar sonra yiyecek içecek sonra aile sonra şehirler ve devletler kuruyoruz. Araştırıyoruz nerde yaşıyoruz. Mezopotamya da. Peki o nerede? O iki nehir arası Fırat ve Dicle nehirleri arasında.  Orası nerede orası Asya kıtasında. Peki bu kıta nerede? Ve cevap yok. Pek buranın adına da Dünya diyelim. Dünya evet. peki neler oluyor bu dünyada. Canlılar yaşıyor. Çeşit çeşit. Hayvanlar bitkiler mantarlar bakteriler virüsler algler… Çeşit çeşit canlılar. Sonra ortaya bir canlı çıkıyor adı insan. Bu canlı diğerlerine oranla çok farklı. İki ayaklı iki kollu iki kollu iki gözlü… Akıllı zeki ve düşünme yetisine sahip bir canlı. Akıllı olması yetmiyor onu diğerlerinden ayırmaya. Düşünebiliyor sorgulayabiliyor merak edebiliyor neden sonuç ilişkisi kurabiliyor maceraya atılıp denem yanılma yoluna giriyor. Diğer canlılar gibi iç güdüleriyle hareket etmek yerine düşünüp mantıklı hareket ediyor. Bir şeyler üretiyor. Hatta yetmiyor alan sahibi oluyor. Bu alanları koruyor. Bu alanlarda yaşayıp aile kuruyor. Bir birleriyle savaşıyor. Bir birlerini öldürüyor. Hem de bazen hiç acımadan. Bu gezegene baktığında o kadar masum o kadar tatlı görünüyor ki gidip orada yaşamak istiyor insan. Ama o gezgene gelince gerçek yüzü ortaya çıkıyor. O insanların 1-2 günde 300 bin insanı nasıl acımadan öldürdüğünü görünce o gezegeni insan terk edesi geliyor. Bir bebek düşünün. Ne kadar masum değil mi? Ne kadar da acınacak durumda ve korunma ihtiyacı hissediyor? Daha kendisi bile kendi kendine yürüyemiyor ihtiyaçlarını gideremiyor ve derdini anlatamıyorken bu bebek nasıl hayatta kalsın? O masum bebek büyüyünce 1-2 günde tam 300 bin insanı öldürecek desem size inanır mıydınız bana? Nasıl olurda bu kadar masum bir canlı bu kadar acımasız davranabiliyor? İşte bu canlı hayatta bazı hatalar yapsa da bu hataların farkında olup pişman oluyor. Bu canlı dünyada yaşadığını biliyor. Ama bu dünya ne? Düz mü yuvarlak mı bir öküzün boynuzları üzerindeki bir tepside mi yaşıyorlar? Konumlarını nerede bulduklarını merak ediyorlar. Etraflarına bakıyorlar. Gözleri gökyüzüne kaçıyor birden. Orada bir sürü parlak şey var adları da yıldız. Peki o en büyükleri. Adı ay. O yuvarlak şeyde ne güzel. Acaba oraya gidebilir miyiz? O nerede? Uzayda. O zaman ilk önce uzaya gitmemiz gerekiyor. Yani dünyadan uzaklaşmamız  gerekiyor. Dünyadan uzaklaşırsak dünyanın uzak dan görünümünü de görürüz. Uzaya çıkıyor bu canlı dünyanın yuvarlak olduğunu görüyorlar. Aya gidip onunda yuvarlak olduğunu buluyorlar. Bir parlak cisim var adı güneş. Güneşin etrafında dönen ve bir birlerinin etrafında dönen iki cisim. Ay dünyanın etrafında ve güneşin etrafında ayrıca kendi etrafında dönüyor. Dünya hem kendi hem de güneşin etrafında dönüyor. Yıldızımız güneş peki? O kimin etrafında dönüyor. Oda yıldızlar kümesi galaksimiz olan Samanyolu Galaksi’ sinin etrafında dönüyor. O galaksi ise tahminen söylüyorum galaksi kümelerinin oluşturduğu bir kocaman mega yapıdaki cismin yörüngesinde dönüyor. Ne kadarda uzaklara gittik. Kendimizi kocaman sanıyor ve övünüyorduk. Bu dünya bizim bu güneş sistemi bizim bu Samanyolu Galaksi’ si bizim. Bizim de bizim. Her şeye sahiplenmeye çalışan bir canlıyız. Biz yokken de buralar vardı. O zaman buraların sahibi biz değiliz. Bize ne oluyor. Biz dünyanın misafiriyken iki üç tane doğa olayından kendimizi koruduk hayatta kaldık diye dünya bizim olacak değil ya. Peki o kadar çaba boşa mı? Hayır insan her zaman konumunu merak etmiştir. Ve merakta ediyor. Merak etmeye de devam edecek.

Evren ve Biz

Evren sadece bizim için mi yaratıldı?

Bazenleri düşünüyorum da neden bu dünyadayız? Konumumuzu merak ediyorum. Düşünüyorum ve araştırıyorum da bir yıldızın etrafın da dönen birkaç tane gezegenden birinde konaklıyoruz. Bazenleri dünya da yaşadığımı unutuyorum. Hatta dünya diye bir gezegen var ve orada insanlar yaşıyor olduğunun farkına bile varmadan hayata devam ediyorum. O gezegen çok güzel masmavi denizleri, sapsarı çölleri ve yemyeşil ormanları var.  Peki bunları ben söylüyorum da ben neredeyim. Sanki dünya da yaşamıyorum. Anlayacağınız dünya da yaşadığımı unutup hayatın telaşına kapılmışım. Sanki birilerine bir şeyler yetiştireceğim. Ne acelem var ki? Bu hayat benim. Aslında konuyu örneklemek için kendimi örnek gösterdim ama hepimizden bahsediyorum. Şöyle dersem daha doğru olur: Bu hayatın kişileri, yani başrolleri biziz. Hayat biziz. Nereye ne yetiştiriyoruz ki? Sanki yangından mal kaçırıyor gibi koştur koştur, nefes nefese kalmış bir şekilde günü tamamlayıp bir sonraki güne yetişmeye  çalışıyoruz. Yarını düşünüyor ve ona yetişmek istiyoruz. Hâl bu ki sende bende koşsak da dursak da zaman akıp gidecek ve bir sonraki güne gireceğiz. Biz insanlar kendi kendimizi acele ettiriyoruz. İşe yetişmek mesela. Neden insan işe yetişesin ki. Doğrusu iş ne, iş kavramı ne demek? Hangi canlıda iş kavramı var? Bir sincabın bir iş acelesi var mı? Bir yere yetişmeye çalışmıyor ki. Bir toplantıya yetişmeye çalışıp strese girmiyor. Hayatı akışına bırakmış devam ediyor. En önemlisi de “para” derdi yok. Biz insanların hayvanlardan şu yönde bir farkımız yok: ‘’Bizler hayvanlar gibi doğup, büyüyen, gelişen ve ölen canlılarız. Hayvanlar gibi temel ihtiyaçlarımız olan yemek yemek, üremek ve hayatta kalmak en önemli amaçlarımızdır.’’ Bu konuları açacak olursak şöyle diyebilirim. Biz insanlar yemek yemek için ilk önce avlanmalıyız veya toplamalıyız (meyve sebze gibi). Sonra bunları yiyerek hayatta kalmak için enerji üretmemiz lazım. Bunlarda yetmez mevsimsel durumlardan dolayı barınmalıyız ve mevsime uygun giyinmeliyiz. Yetiştiğimiz yerde sadece biz kalmamalıyız. Canlı iç güdüsün de neslin devamı ve gelecek nesil kaygısı barındırmaktayız. O yüzden üremeliyiz. Çoluk çocuk dan sonra onlara hayatta kalmaları için bildiğimiz bütün bilgileri öğretmeliyiz. Ayrıca barındığımız yerdeki canlıları tüketerek onların azalmasına sebep oluyoruz. Hayvanlarımızı kendimiz çoğaltıp yetiştirmeliyiz. Yani evcilleştirmemiz gerekiyor. Kendi tarlalarımız ve bitkilerimiz olmalı. Biz insanlar bunun için buradayız. Ama amacımız tamamen değişmiş. Yoldan çıkmışız. Kendimiz bambaşka bir yol çizmişiz. Bir yerlere yetişip oralardan para kazanma o parayla da yemek yeme ihtiyacı duymuşuz, duydurulmuşuz. Para olmadan önce ne yapıyorduk. İnsanlar aç mıydı? Hayır, takas yöntemini kullanıyorduk. ‘’Daha fazla ürün daha fazla yemek!’’ mantığı bizi doyumsuz hale getirdi ve çok malımız olsun diye uğraştık. Tabii ki takas yöntemi ile zordu çok zengin olmak. En iyisi ‘’Parayı Bulmak!’’tı. Paraya bakılınca çok zekice bir icat aslında. Peki ilk para nasıl ortaya çıktı? İlk parayı kazanan da kimdi? Dünyaya geliş amacımızı unutmuş gibiydik. Geçmiş de insanlar gökyüzüne bakıp konumunu sorardı, şimdi ise amaçsızca kendimize kurallar koyup kendimize yeni amaçlar çıkartmışız. İnsanoğlunun DNA’sın da var kendine yeni amaçlar, yeni düzenler, yeni kurallar çıkartmak.  Kendimiz olmaktan çıkıp amaçsız olmayı tercih ediyoruz. Amacımız amaçsız olmak.

Doğa ve insan tarihini inceledikten sonra asıl konumuz olan “Dünya” ya geçelim. Bildiğimiz kadarıyla canlı yaşamı sadece “Dünya”da var. Belki bir ihtimal Mars’ta da olabilir. Belki de insanoğlu olarak en merak ettiğimiz şey evrende bizden başka canlı yaşamı var mı? Tabii ilk önce konumumuzu bilmemiz gerekiyor.

Biz insanlar tarih boyunca konumumuzu merak ettik ve gökyüzüne, uzaya baktık. Sıkıntı şuradaydı orada her şeyi görebiliyorduk ama kendimizi göremiyorduk. Dünyamızı merak ediyorduk. Uzaya uydular gönderip kendimize çevirdik kameralarımızı. Ve kendimizi görmüş olduk. Evet biz dünyada yaşıyorduk. O uçsuz bucaksız dünyada. Ama hiçte uçsuz bucaksız değilmiş. Daha da güzeli o yusyuvarlakmış. Sürekli sağa veya sola gitsen hep gene başladığın noktaya geri dönüyorduk. Evrenin en bilinmezlerine adım attık. Şu soruyu sorduk: Bu dünyanın dışın da başka bir yerlerde canlı yaşamı var mı? Yoksa sadece evrende bizler mi varız.  Ya da şöyle diyeyim: ‘’Yoksa evren sadece bizim için mi yaratıldı?’’

Porno Gratuit Porno Français Adulte XXX Brazzers Porn College Girls Film érotique Hard Porn Inceste Famille Porno Japonais Asiatique Jeunes Filles Porno Latin Brown Femmes Porn Mobile Porn Russe Porn Stars Porno Arabe Turc Porno caché Porno de qualité HD Porno Gratuit Porno Mature de Milf Porno Noir Regarder Porn Relations Lesbiennes Secrétaire de Bureau Porn Sexe en Groupe Sexe Gay Sexe Oral Vidéo Amateur Vidéo Anal